İçeriğe geç

İnecek Var! Yazılar

Carga la Tromba Edebiyat !

Nöbette Reçeteye Notlar-II

Eski Türk filmlerindeki Erol Taş kahkahaları canlanıyor zihnimde. Gülen insan gördünüz mü son zamanlarda? Ben nadiren görüyorum. Gülümsemek ile gülmek arasındaki farkı biliyorum. Veya biliyoruz (Atalay’a selamlar). Ama son dönem gördüklerim gülmekten de öte adeta haykırmak gibi geliyor. Ağlamakta da ayarı yeterince kaçırmış durumdayız. Acılarımızı ifade ederken de “ömrümden ömür gitti” herhalde çarpıcı olduğu için güzel geliyor. Örnekler çoğalır gider. Fakat biz nereye gidiyoruz. Bindik trene yolumuzu, güzergâhımızı makiniste bırakacak halimiz de yok. Ne de olsa rayların üzerindeyiz. Bakalım nerde nihayete erecek demir atın yolculuğu!   Tarkan’ın filmlerine bakılırsa aşırılığa Konya Ovası’ndan    başlamış atalarımız. “Bugün çok aç değilim, yarım öküz getirin” nidası hala kulaklarımızda. Sonra Cüneyt Arkın sağ olsun Kahpe Bizans’taki abartılmış kurguya bile taş çıkaracak kadar şehvet dolu sahnelerde.…

Yol Hikayeleri 2…


Sanırım en çok karanlıkları özlüyorum, kiri daha çok seviyorum ben. Batakhanelerde kurulmalı en büyük hayaller. Dikenli yollarda yürümeli asfalta inat. Başrole talip olmamalı filmlerde. Dedim ya bugünlerde en çok karanlıkları seviyorum ben, aydınlığın doğmasına şahit olmak için… Çekin üstümden bütün ışıklarınızı, ben bir tek güneşi özlüyorum…

Yollarım dikenliklerle dolmalı, kan revan içinde yürümeliyim. Kanayan ayaklarım değil yüreğim olmalı her adımda. Zifiri karanlıkta çıkmalıyım yola, yolun sonu görünmemeli hiçbir zaman.

Okyanus ortasında kalmalıyım, hatta ilkin ben delmeliyim teknemi. Yavaş yavaş su alırken dayanağım, girdaplar çıkmalı derinden, fırtınalar inmeli yükseklerden. Rüzgara,poyraza inat tutmalı rotayı, su damlaları çarpmalı yüzüme. Islanmış bedenimi titretmeli rüzgardan. Fırtınanın dinmesini, girdabın kaybolmamasını bir an beklememeli. Yol almalı sadece, sessizce yol almalı…

Nöbette Reçeteye Notlar-I

Bu satırları biraz önce tansiyonunun yükseldiğini iddia eden bir hastanın, aslında yükselmeyen tansiyonunu ölçtükten sonra yazıyorum. Yazının temel eleştiri noktasından uzakta durarak kısa keseceğim, tabii bir başka sebebim daha var: yazının sonuna saklıyorum.

Son dönem modasına uyarak, rüyalarımı süslemiyorsun Amerika. Aslında benim için imrenilecek bir yerde de değilsin. Hayatta her zaman namusunla yenilmek, namussuzluğa tevessül etmekten daha cazip geldi. Herhalde her çocuk için olduğu gibi her zaman benim için de rol model olan babama bir teşekkür etmek lazım gelir. Teşekkürler.

Başkası Olma Kendin Ol! (Ne Alakaysa)

“Söze ben diye başlayan enaniyet ve kibir sahibidir” genellemesinden bıktım. Ben bıktım yahu, bıkmayanınız varsa, hatta bu genellemenin tam da böyle bir gerçek olduğuna inananlarınız varsa, tek başına yapmış olduğu eylemlerden “biz yaptık” diye bahsetmeye devam edebilir. Edemez aslında, etmemeli, etmesin… Çünkü “ben”in yerine ikame edilen “biz” bu hallere getirdi bizi. Ah yine “biz” dedim, beni bu hale getirdi en azından, bütün benlerin toplanmasıyla hepimizi…

Psişik Mevzular 5, ” Zamansızlığımızın Zamanlama Konusundaki Eğitimli Zafiyeti “

Hangisini nerde, ne zaman veya  hangi ruh hali içinde okuduğum falan hiç önemli değil…  Sadece bu yazının gazete okurken yazıldığını (aynı gazetenin boş bulabildiğim kısımlarına) bilin yeter… Sonra, gazeteyi bıraktım bıraktığım gibi kendimi masaya… Bunları, bilin istedim sadece…. Çoğumuz muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belgeleriz aslında; koçan koçan, balya balya doluşmuşuz dünyaya, istila etmişiz bi’nevi… Üstelik kalite yoksunu kağıtların üzerine yuvalanmış bayağı bi’mürekkeple terkip edilmişliğimiz de cabası sahteliğimizin… Sonuç olarak, taksiratla bile olsa dokunanların laciye boyuyoruz bi’güzel ellerini  ve yüzlerini ve maharet sanıyoruz ve ayrıca çok arsızca yapıyoruz bunu. İş işten geçince çıkış yolu arayışlarımız başlıyor ekseriyetle buram buram riya kokan…  Sonra ve çoğu zaman tam vaktinde hızır gibi yetişiyor, “zamansızlığımızın zamanlama konusundaki eğitimli zafiyeti” ve erken deşifre olmamıza, foyamızın çabuk çıkmasına bütün…

Hikaye İçinde Hikaye 3…

Oğlan dayıya kız halaya çekermiş sözünü her duyduğumda içimden derin bir amin derim. Annemin yeni yeni küçük bir tepeyi andıran göbeğimi gösterip, ‘’çok yiyorsun çok, dayına çekmişin sen’’ serzenişinde tatlı bir tebessüm belirir yüzümde ve yüreğimde.

Tam olarak bende emin değilim hayranlığım nerden geliyor. Çok büyük buluş yapmış bir mucit, büyük kıtalar keşfe
tmiş bir kaşif de değildi. Kapısının önünde arabalar, emrinde hizmetkarlar da bulunmuyordu. Anadolun kurak bir şehrinin, kavruk tenli insanlarındandı. Gençliğini resimlerden şöyle böyle görsem de, şimdilerde saçı dökülmüş, sakalları ağarmış, biraz da göbeği çıkmıştı. Elinden her iş gelse de (mecazi-marazi bir tanım değil bu, elektrik tesisatçılığından tutun torna tesviye ustalığına kadar geniş bir beceri yelpazesine sahiptir), hiçbir işte tutunamamıştır. Bir gün dahi isyan ettiğini duymamış, ya nasip sözüyle hafızamda yer edinmiştir.

DEMİRDEN KORKTUK, TRENDEN İNİYORUZ…

  Tren yolcusu hüviyetine, çok küçük yaştaki bir deneyimi saymazsak son 5 senedir sahibim. Henüz “vagonların demir raylar üzerinde ilerlerken çıkardıkları hüzünlü ses” benzeri romantik değerlendirmeler yapacak seviyeye ulaşamadım. Hızlı trenlerin yaygınlaşacak gibi görünmesi, bundan sonrası için de umutlarımı (!) azaltıyor. Eski sistem tahta koltuklu trenlere yetişebilseydim belki durum farklı olurdu. Romantizm ve tahta koltuklu nostaljik trenler bir yana ben biraz daha gerçekçi bir değerlendirme yapmayı denedim. Bu kulvarda şansım biraz daha yüksek olabilir. Tespitim şu ki: 2007’den öncesi ve sonrası için, raylı sistemle alakalı değişmeyen bir kural mevcut; RAYLAR NE TARAFA DOĞRU DÖŞENMİŞSE YOLCULAR DA O TARAFA DOĞRU GİTMEK ZORUNDADIRLAR. İSTİKAMET TEKTİR, ALTERNATİFİNİN OLABİLME İHTİMALİ YOKTUR. (Evet, bunu anlayabilmek için en az 5 senelik bir tecrübe şarttır.) Açıkçası bu…