İçeriğe geç

İnecek Var! Yazılar

Carga la Tromba Edebiyat !

Psişik Mevzular 4, ” Teselli Bu Şiir “

Teselli Şiiri Demlikte kalan çayı yenisine kıvam katsın diye eklemeyi bilebilseydin Bir asrın tesellisi olabilirdin, ben ucu açık bir ifade kim bilir! Kaptan’a böyle havalarda kulak verseydin ve anlasaydın onu. Bu asrın tesellisi olabilirdin, ben ucube bir cavlak kim bilir! Yarım bırakarak bulmacaları  murdar etmeseydin hafta sonu meşgalelerini. Bir asrın tesellisi olabilirdin, ben geç uyanmalar müptelası kim bilir! Terlik giymeyi sevemedin besbelli, en azından hırkamı geçirebilseydin sırtına. Bu asrın tesellisi olabilirdin, ben sobaya dizilen mandalina kabuğu kim bilir! Daha yataktayken boğduğum sigaralardan nefret etmeseydin. Bir asrın tesellisi olabilirdin, ben sağlam ve sevilen bir yeşilaycı kim bilir! Öfke mi gözlerimle akıttığımı bilip edebilseydin gözlerimi takip. Bu asrın tesellisi olabilirdin, ben kuytu tekkelerin gamsız mevlevisi kim bilir! Reayayla olan münasebetini hep almak üzerine hodgamca…

Hikaye İçinde Hikaye-2

Dört kuşak aynı odadayız, teyzem, annennem, annennemin annesi ve ben. ‘’Koca Ebe’’ (sanırım küçüklüğümüzde futbolcular Küçük Hakan, Büyük Hakan diye ayırt edildiğinden bu ismi vermiştik), her sene birkaç hafta kızının yanına gelir ailenin neşe kaynağı olurdu. Bir kaç senedir üniversite maceramdan dolayı koca ebeyi göremiyordum, annemin kahvaltıda ‘’titrek ebe’’ geliyormuş demesiyle, şaşırmıştım. Bizim ufaklılıkların dilleri dönmeye başlayınca Parkinson hastalığından muzdarip kadıncağıza titrek ebe dediğini gülerek anlatmış, daha gelmeden evimize neşe dolmasına sebep olmuştu.

Koca ebe, nam-ı diğer titrek ebe yaşlılardan kimine göre cihan harbi kimine göre ise kuraklık zamanlarında doğmuştu. Yani en muteber iki rivayet bunlardı. Doğduğu ay konusunda ise bilumum sebze ve meyvenin ekilme biçilme zamanları kadar kombinasyon mevcuttur. Torunun torunu görecek kadar şanslı, hatırlayamayacak kadar muzdaripti. Parkinson Alzheimer reflü gibi ismini hala gavur askerleri sandığı bir çok hastalığa sahip, kulakları ağır duyan, elinde doksandokuzluk tesbih, sürekli secdede olmasını sağlayan beliyle, nurani bir kadındı. Hafızasının ulaşmasına izin verdiği hatıralarını anlatır, neşemize neşe katardı.

Annemin ‘’oğlum sende zaten şunun şurası kaç gün geliyorsun bizde özlüyoruz’’ sitemine, ufaklığın ‘’abim kalıyorsa bende kalırım’’ tehditine rağmen izin almayı başardım. Titrek ebe (bu yakıştırma daha çok hoşuma gitti) kaçıncı defa oğlum sen kimsin diye soruyordu. Ebe ‘’Selmin var ya’’ diyerek bağırıyor, onun oğlu olduğumu anlatmaya çalışırken Selmin’ide unuttuğunu fark ediyor, sonra annennemden başlayarak silsileyi kendimde tamamlıyordum. ‘’Ahh oğlum ahh kafa kalmadı ki’’ diye torununu unutmaktan utanıyor, anlatmaya başlıyordu. Eşlisinin yaptıklarından dem vuruyor, kıtlık zamanlarını anlatıyordu. Aslında anlattıklarının tarihi bir önemi olmasa da sallana sallana anlatması, dilinin şivesi, tabiî ki de durup durup sen kimsin oğlum demesi hoşumuza gidiyordu.

Küfür Meselesine Giriş

Küfür edilen bir muhitte büyümedim. Sokakta oynadığım yaşıtlarımın en ağır küfrü “eşekoğlueşek”ti ve öyle kolay kolay edilmezdi. Ya top sahibi maçın ortasında topunu alıp gitmeye kalksın ki ya da harbiden çocuklar için ciddi bir mevzu patlak versin ki mevzubahis küfür edilsin. “Ulan”, “pis”, “eşek” gibi küfürler gerçekten sinirlenirsek çıkardı ağzımızdan, kibar çocuklardık vesselam…

Psişik Mevzular 3, ” Boş’iir “

BoŞiir Göremiyor, tutamıyor, tadamıyor, koklayamıyoruz arada bir yokluyor ve gidiyor, gelişi de gidişi de aynı küçüklükte izler bırakıyor… ama çok rahatsız ediyor, ama huzursuzluğa gark ediyor aratıyor mütemadiyen, “eksik bir şeyler var” vehmine itiyor “eksik bir şeyler”in bulunduğuna inandırıyor da bi süre sonra ve bulunamıyor ve bulunamadıkça bunaltıyor, dışlıyor, uzaklaştırıyor, ayrı tutuyor, ayrıştırıyor gece gibi yakını uzak, gündüz gibi bütün saklıları görünür kılıyor çoğu zaman elinin altında duruyor gibi lakin; görülmüyor, tutulmuyor, koklanmıyor ve tadılmıyor, kısaca tanımlanamıyor, kimsece tanınmıyor eşkalen tanınmaz hale getiriyor … sonra, yoğunluğu artıyor ve artıyor haliyle uykusuz ve rüyasız ve dumanlı geceler sonra, sonrası fena, daha fena, çok fena, hep fena… arada bir gelişler yerini sıklaşan ziyaretlere bırakıyor takatten kesiyor, mecal bırakmıyor, bitap düşürüyor bıktırıyor, bezdiriyor,…

Okuyucu Kitlesine Yazarı Takdim (Bir Kısmı +18)

Yazmayı öğrendiğim günden beri (okumayı evvel öğrendiğimden okuma-yazma demiyorum) beyaz sayfalara çok şey karaladım. Denemeymiş, şiirmiş anlamazdım başta. Alt alta yazarsam şiir, yan yana yazarsam kompozisyon derdim adına… O sebepten mavi önlüklü çağlarımda mesele yazıysa; yarışmaların ilk derecesini önceden rezerve ederdim. Şiir derlerse alt alta yazardım, kompozisyon derlerse yan yana… O kadar basitti olay işte.

Ciddi bir okuyucu kitlemiz de oluştu, övünmek gibi olmasın. Yarışmalarda yalnızca jüri okudu yazdıklarımızı, sonra altın günlerinde, annemin gün arkadaşları heyecanla dinledi beni… (Burada alkışlar ve tezahüratlar eşliğinde zorla ve utanarak okuduğumu belirtmeyeyim en iyisi, okuyucu kitlesine sahip bir yazara yakışmaz çünki.) Biraz büyüdük ‘aşk’ dedikleri illete tutulduk herkes gibi, sadece sevdiğimiz kız okudu yazdıklarımızın bir kısmını… O da ciddi kitleden sayılır bence, haliyle…

Psişik Mevzular 2, ” Bana Ne, Sana Ne, Ona Ne! “

Yok Olsun OBaSa-Nane’ nin Üstükapalı Zilleti

“Kelimeler, kelimeler Albayım bazı anlamlara gelmiyor!” diyerek bizleri hayatımızın en uzun yalnızlık uykusuna uyandıran adama, en kalbi sevgilerden ziyade yalnızlıklar sunulmalı sadece, anlayışlı yalnızlıklar…

Bazı kelimelerin bazı anlamlara katiyen gelmediğini okuduk okumasına lakin; ders çıkaramayı beceremedik bir türlü dünyanın en yalnız hüzünleriyle hüzünlenen, dünyanın en hüzünlü yalnızından ve ibretlik yaşantısından. Ruhumuzun ve düşüncelerimizin adressiz kalışına onun baktığı sükûtlu müstağniyet zaviyesinden bakamaz, ” düzelecek her şey, anlatan anlaşılacak sonunda ” umuduyla olan biten her şeye seyirci kalamayız. Pratik çözümler üretip, kısa vadede elimize somut bir şeylerin geçmesini isteriz her fırsatta. O, bazı kelimelerin bazı anlamlara gelmemesinin sıkıntısını yaşadı ömrü boyunca ve yine o sıkıntı yüzünden ömrü vefa etmedi kendisine. Bizler bir kelimeyle herkese, her şeyi en kısa yoldan anlatan, lafı hiç dolandırmadan kafadan pat diye deyiveren, en gerizekalısının bile anlayabileceği şekilde izah eden, sıkışınca itiraf, meydanı boş bulunca dikte eden kolaycı kelimeler biliyoruz ve hiç çekinmeden kullanabiliyoruz. Azami düzeyde ki kusurlarımızı başarıyla örten asgari düzeyde kusurlu kelimeler bunlar: “Ona ne ” “Bana ne” “Sana ne”

Çocukluğumun Beşiktaş’ını Geri Verin Bana!

Hep derler ya halkın takımı diye, eksiktir aslında. Beşiktaş hakikatın takımıdır. Elbette bütün ezilenler, haksızlığa uğrayanlar Beşiktaşlı değildir, amma bütün Beşiktaşlılar haksızlığa uğrayanlardan, ezilenlerden oluşur.

Bir adam Beşiktaş’tan bahsediyorsa, halkından bahsediyordur. Elleri yumruktur, gözleri çakır… Futbol fanatikliği derler adına:

“Ülkenin onca meselesi dururken, üç lafından ikisi futbol, yakışıyor mu sana?”

Bir tebessüm belirir dudağında,

“Çocukluğumun Beşiktaş’ını geri verin bana…”

Anlamazlar.

“Bir derdim var” dersin,

“Ölmeden mezara koymayın” dersin,

Formasında ter olmaya, Beşiktaş ile ölmeye gidersin, bir İngiliz holiganı gibi bahsederler senden, susarsın.

Hikaye İçinde Hikaye…

Ahh Ramazan, Deli Ramazan… Pissst deyince kovalardı ya bizi küçükken, önce homurdanır kendi kendine, sonra küfretmeye başlar, biz kaçardık o kovalardı. Yerden bir taş alır düşerdi peşimize, ne birimizi yakalayabilmiş ne de taşı atıp kafamızı yarabilmişti. Kıskançlığından mı kovalardı yoksa merhametinde mi yakalamazdı bilinmez. Ramazan’a pisst demeyi, sokaklarda koşmayı bıraktığım zamanlarda annennemin dizi dibinde öğrenmiştim. ‘’Ramazan’’ demişti annennem, ‘’çok güzel bir çocuktu’’ saçımı daha bir şefkatli okşuyarak, ‘’şu köşede yapılan apartmanın yerinde iki katlı bir bina vardı’’. ‘’İlahi takdir, orada oturan Mehmet Bey’lerin çocukları olmuyordu, evlat özlemi işte Ramazan’ı evlatlık almışlardı’’. Türlü türlü oyuncaklar, elbiseler. Yetimliğinden mi yoksa yaratılmışlığından mı, ne yakışırdı yeni elbiseler. Sokağa indimi koşar, gülümser, eve de mahalleye de sevinç getirmişti Ramazan. Evde kedi beslemek adet değildi ama o kadar çok seviyorlardı ki yavrularını, bir yavru daha eklediler sıcak yuvalarına Ramazan’ın ısrarına dayanamayarak. Ramazan koşar, kedi koşar, ramazan zıplar, kedi zıplar…