İçeriğe geç

İnecek Var! Yazılar

Carga la Tromba Edebiyat !

Anneme açık mektup

 

Değerli Anneciğim

Erkek evlat olarak anne olmanın ne demek olduğunu anlayamayacağımızı her seferinde söylüyorsun. Ne demek istediğinin gerçekten farkındayım. Bu konuda açıkçası yapabileceğim de çok fazla bir şey yok. Hatta hiçbir şey yok! Üzülüyor muyum bu konuda bilmiyorum. Ama biliyorum ki sen de baba olmanın ne demek olduğunu bilemeyeceksin. Sanki sen biliyorsun diyeceksin. Bilmiyorum! Ama şansım var.

Ankara’ya giderken araya sıkıştırdığın elmaların ve çikolataların esrarını çözmüş olmanın rahatlığı içindeyim. Burada pek çok Yörük tanıdım. Ben bizleri, sırf şehir hayatına tamamen geçmişiz diye onlardan farklı sanırdım. Gördüm ve rahatlıkla söyleyebilirim ki bizim sülale de anca benim neslimden itibaren tamamen “yatuk” olmuş.

Hayat artık değişti. Eskisi gibi bir yerde bulduğunu başka bir yerde bulamadığın çok olmuyor. Hele hele Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde, diğer illerden çok daha fazla avantajın var bu konuda. Malum ben de yedi yıldır Ankara’da yaşıyorum. Her şey var burada biliyor musun? Hem de daha ucuz! Tabi ki biliyorsun.

Bunları sitem etmek için yazdığımı düşünme! Okurken “bak sen şuna, annesine nasıl da laf söylüyor” dediğini duyar gibiyim. Ama emin ol seni çok iyi anlıyorum. Anladığım için yazıyorum.

Çok Yakın Bir Zamanda Kendi Kendisini İmha Edecek Yazı

Bu gece hiç yazmayacaktım, aslında uzunca bir süre yazmak fiilinden uzak duracaktım, dayanamadım. Zaten hep bu vakitsiz yaptıklarım çorap örer başıma. Mesela ortalıkta kendisini unutturmayacak kadar sık görünen ama tadını kaçırmayacak kadar da az görünenlerden olamadım hiç. Hiç denge adamı değilim anlayacağınız, ondan “siyaset” dedikleri oyundan da hiç anlamam. Bildiğin ‘kalas’ım böyle mevzularda, şimdi içinden “estağfurullah” deme, öyleyim biraz. Bir de öyle bir şey var değil mi, farklı bir söyleyiş “aynen öyle” demekmiş, neyse sen anladın benim ne demek istediğimi. Şu an tek istediğim şey niçin yazı yazdığımı anlayabilmem. O da mümkünse…

Bugün şöyle maziye doğru uzandım biraz. “Nasıl uzandın lan maziye” der kesin içinizden birisi, aynen şöyle oldu efendim: bir arkadaşın üç beş satır yazmış olduğu harikulade bir şeyi okuyunca, “vay arkadaş” dedim kendi kendime “bu mevzu hakkında ben de tam da böyle bir şeyler zırvalamıştım.” Sözümü balla keseyim, bu ‘kendi kendine konuşmak’ mevzusu da ayrı bir yazı konusu zaten, monolog dedikleri garabetin hakikatte tam manasıyla diyalog olduğuna inananlardanım. Kafamda kaç tane adam var bir bilseniz, deliyim lan, tamam uzatmayın.

Yol Hikayeleri 3..

Yanlış masallarda büyüdük biz..Başkalarının masallarında, hayallerinde. Düşünmedik bir gün; kıssadaki hisselerin peşinde koştuk hep, ne kadar çok alırsak hisseyi o kadar büyük olacaktı payımız hayattan. Hissemiz kadar dolu yaşayacaktık hayatı. Farketmedik ki o hayat bizim hayatımız olmadı hiç, okyanusun hırçın dalgalarında başkalarının gemilerinde elimize tutuşturdukları haritalarla yol aldık sorgusuzca. La fontaine’nin meşhur masalındaki gibi. Karganın ağzındaki bir dilim peynire göz dikmişti tilki. Kandırıyordu kargayı, şarkı söyletiyordu ve bir dilimcik peyniri alıyordu ağzından. Karga aptal, tilki kurnaz oluyordu. Bizde elimizdeki bir dilim peynire sahip çıkıyorduk sessiz kalarak. Sahiden de böylemiydi? Kurnazlıkmıydı doğru olan, bir parça peynire tamah etmekmiydi akıllılık? Yalansa anlatılanlar, aslolan şarkı söylemekse… Anlamayacaklar bir parça peynir peşinde koşan tilkiler, bizim bed sesimizle söylediğimiz şarkıları. Kıs kıs gülecekler arkamızdan belki,…

Psişik Mevzular 6, ” Açık Bilinci Tavsiye Etmiyoruz! “

Birisi, kendi kendine “kendimi çok iyi hissediyorum…” dediği anda o iyi hissediş halini, o anda kaybetmiş demektir. Çünkü; “kendini iyi hissetmek”  hali ancak bilincin devre dışı kaldığı durumlarda söz konusudur. Bu durum fark edilip de dile döküldüğü anda bilinç devreye girer ve o iyi hissediş hali yerini “Neden acaba?”ya bırakır… Hülasa, bilinç devrede iken yapılan hiçbi’şey kendimizi iyi hissetmemizi sağlayacak gücü ve kalıcılığı sağlayacak nitelikte değildir… Bu ” iyi olmak için bi’sebebim yok zaten ” anlamına kesinlikle gelmez. Hadi diyelim ki an itibariyle yana yakıla iyi olmak için bi’sebep arıyorsunuz ve yine diyelim ki kıyısından köşesinden de olsa idare edecek cinsten bi’sebep buldunuz. İyi oldunuz mu peki? Hiç sanmıyorum. Çünkü sebep aramak işi bile başlı başına bilincin uzmanlık alanıdır. Açık…

Nöbette Reçeteye Notlar-IV

Vahdettin hain miydi? 1500’lerin Batı’sını, ondan 400 yıl sonra yakaladığımızın en güzel örneklerinden bir tanesidir herhâlde. Gülerken de ağlarken de ölçüyü kaçırmayan ben sonunda sevgide de nefrette de muasır medeniyet seviyesine ulaşmış bulunuyorum. Tebrik etsenize! Takım tutmak adına şiddeti de, sevmek adına cinayeti de o yüzden yapıyorum. Anlayın beni! Sıkıldım artık Doğu’nun aşırıya kaçmayan, uçlarda gezmeyen tavrından. Heyecan arıyordum bunca zamandır hayatımda ve buldum kime ne? İtiraf ediyorum. Bıktım içimdeki mutluluğu yirmi masa ötedeki çiftin duymamasından. Cenazede üzülmüyor gibi sadece gözyaşı dökmek ayıp gibi geliyor bana. Bağırmalı, yan köydekileri bile acıma ortak etmeliyim. Evlenirken şehrin göbeğinde müziği cenazesi olan da gelsin düğünüme oynasın rahatlasın diye son ses açmıyorum. Bir kere evleniyoruz burada, ölenle ölünmüyor ya. Evet ben bir Batı’lıyım dostlar.…

Nöbette Reçeteye Notlar-III

“İnnema’n-nisâ’ şakâyıku’r-ricâl” Kaldığımız yerden devam edelim. Edelim ki Hadis’in manasını yeterince idrak edelim. Şakayık, Türkçede bildiğimiz gelincik demektir. Çocukluk yıllarımdan çok net bir şekilde hatırladığım narin çiçek. Koparıp elime aldığımda yaprakları uçunca, acaba nasıl oluyor da topraktayken böyle dayanabiliyor diye düşündüğüm ilginç çiçek. Batılı olduğumuzun delillerine devam edecek olursak, gençlerimiz listenin başlarında yer almalıdır herhâlde. Sokaklarda anatomi derslerine rol model olmaya aday dolaşan kızlarımız ile aşkı sevdiğinin gözlerinden aşağıya indiren delikanlılarımızı anmadan geçmek emeklerine saygısızlık olacaktır. Ben bunu bilir bunu söylerim. 3 günlük ilişki, 5 aylık gezme tozma, sonrasında da “ben daha iyisini bulana kadar en iyisi bu” mantığıyla hareket eden bir sevda masalı dillere pelesenk olmuş gidiyor. Ha bir de “arkadaş kavun değil ki bu koklayarak anlayalım” zihniyetine selam yollamak…

“Hadi Oradan Yazar Müsveddesi” Temalı Yazı

Senin tuzun kuru tabi… Buldun gariban Oğuz Atalay’ı, üslûbundan başlarsın giydirmeye, gidersin Allah ne verdiyse… Canın sağolsun… Sana diyorum sana, bakma sağına soluna…

Adam gelmiş, “kardeş” demiş, “koskoca trende biraz adam toplayalım da, inecek var diyelim”, satırların sahibi de hıyar görünce tuzu alıp koşar cinslerden, toplaşmadan niyetlenmiş “inecek var!” diye bağırmaya. Bakmayın siz, burada yazanların hepsi de tuzu kapıp koşanlardan, bana laf edemezler “sen nasıl bizim hakkımızda böyle konuşursun” diye.

Bu konuya girmek değildi niyetim. Ha, şöyle bir içimi döküp gidecektim, bilirsiniz, iç dökerken olur olmadık konulara girersin, arada dedikodu kök salar, girdiğin yerden de çıkamazsın ya, hesap o hesap. Bizimkisi de öyle oldu biraz. Bir yerden girdik, bakalım nereden çıkamayacağız.

Şimdi; “yahu hadi her şeyi geçtim, ilkokul bilgisi ile yazsan bile bir giriş, gelişme, sonuç olur, ne yazdığın şey belli, ne de anlatmaya çalıştığın şey” dersen de, vallahi hak veririm. Ben dünyaya giriş yapmış da gelişmesini tamamlayamamışlardanım, o sebepten sonuçlandırma kısmının ne olduğu hakkında da bir fikrim yok. Zaten oldum olası yazıların nasıl sonlandırıldığını anlamam, şöyle bol dipnotlu (makale derler namına da okuyucusu hiç olmaz neredeyse) bir şeyler karaladığımda yazıyı bitirirken bir sonuca varamam hiç. Ya “bitirirken” derim o kısma yahut da “son niyetine” deyip, okuyucunun bitsin artık isyanına kulak veririm. (O okuyucu da eğer varsa)

Hikaye İçinde Hikaye 4…

Duvarları sıvasız küçük bir oda, beyazla siyahın yer yer dans ettiği pürtüklü duvarlar…

Yirmi yirmibeş metre kare ya var ya yok, duvarın bir yanında tahta sedir, öteki yanında yayı bozulmuş hareket ederken sobanın çıtırtısına eşlik eden somya. Büyük ihtimalle aile yadigarı olan, televizyonu yükseltmeye yarayan konsol odayı tam ortalamış.

Kış gecesi yürekleri ve odayı ısıtmaya yetecek soba…

Anne, baba ve kız, karlı görüntüsüyle nostaljiyi tamamlayan televizyonda son günlerin popüler dizilerinden birini izliyor. Kız televizyondaki dikkatini dağıtmadan ‘’baba, ayakkabım eskidi ,yenisini alalım’’ diyor.

Baba; kızım ben boyarım yenilerim diyemiyor, her gün herkesinkini boyarken seninkini niye boyamayım, yenilemeyim diyemiyor. Çatlamış, nasır tutmuş, defalarca yıkamasına rağmen boya lekesi çıkmamış ellerini saklıyor, kızının dönüp bakmadığını bilmeyerek ellerini saklıyor. İlk defa utanıyor baba, kızına bakmadan ellerini saklıyor.