İçeriğe geç

İnecek Var! Yazılar

Carga la Tromba Edebiyat !

Yazılara Ayraç Yahut Kuş Tüyünden Bir Yazı

 Birkaç gün önce bu sitede yazan bir arkadaş, sitedeki yazıların nasıl olması gerektiği üzerine konuşurken, “hafif” yazıların makbul olduğu yolunda bir yorumda bulunmuştu. Tabii onun hafiflikten kastettiği mana “suya sabuna dokunmayan” yazılar demek değil, ben çok iyi biliyorum da, biraz takılayım istedim, “ben zaten hafif yazıyorum” diye bir karşılık verdim.

Sosyal medyanın kötü bir özelliği var, “beğen” diyorsun, olay bitiyor. “Ben zaten hafif yazıyorum” cümlesini birkaç kişi beğenince kendimi “hafif meşrep” hissettim, yalan yok. O zaman şöyle en ağırından bir yazı yazayım da, kimse yerinden kalkamasın diye düşündüm. Latife ediyorum tabii ancak bazı hususları şaka yollu açıklığa kavuşturamıyor muyuz diye de düşünmeden edemedim.

Bu satırları buraya yazmamın müsebbibi ilkokul arkadaşım ile aylar önce istişare ederken, “kafama göre takılırım, haberin olsun” dedim, “eyvallah” dedi. Bir de “sen daha iyi bilirsin, çok yazıp çiziyorsun, ben anlamam” deyince, ben “ulan şimdi sık yazmak da lazım ama tavır koyarken biraz farklı da olmak lazım” diye düşündüm. Aradan zaman geçti, malûm deneme aşaması var, yayın yok ama yazılar ekleniyor. Hikâye yazmışlığımız, şiir karalamışlığımız, bol dipnotlu yazı tecrübemiz var ama hepsini geçtim her şeyden önce tarafız. Yazmadan evvel, okuyucuya derdimizi nasıl farklı anlatırız meselesini de eklenen yazıları okuyarak sağlayayım istedim. Aman Allah’ım o da ne! Bizim “anlamayan” (!) Niyazi, öyle hikâyeler döktürüyor ki; “ulan Niyazi, alacağın olsun” dedim, “saman altından su yürüt, bir de ben anlamam ayaklarına yat.” Hikâye işini Niyazi’ye temelli bıraktım. O derdini hikâye ile herkesten güzel anlatıyor.

Ölü sayısını söylemeye dilim varmıyor!

 

İçimde fırtınalar kopuyor.

Genelde böyle derler ama benim haleti ruhiyemi anlatmakta yetersiz kalıyor. O yüzden yüksek müsaadenizle bir değişiklik yapıyorum.

İçimde depremler oluyor.

Galiba bu yerli yerine oturdu.

İçimdeki düşünceler de sallandıkça yerine oturuyor.

Deprem deyince insanın içini garip bir ürperti alır. Bana hep deprem aklıma gelince komik gelecek ama dışarı çıkmak değil de binanın en üst katına çıkmak mantıklı gelmiştir. Olası bir yıkımda en üstten pencereden adımını atarsın çıkarsın diye düşünmüşümdür. Ya bina yana yıkılırsa derseniz! Hayırlısı…

Gazetelerde manşetleri kim atıyorsa oldukça başarılılar bu konularda. Hemen yapıştırıyorlar: “ Ölü sayısını söylemeye dilim varmıyor!”. Ayrıntıları okumadan önce dedim herhalde devlet yine Uludere’yi bombaladı.

Cehaletime bakmayın. Hastaneyi evim belledim son zamanlarda. Evdeyken bile sorana gayrı ihtiyari olarak hastanedeyim diyorum. Şimdi mi? Şimdi de hastanedeyim. Hatta yarın da buradayım. Beklerim! Her saat çayımız da size ayıracak vaktimiz de olur.

Hal-i Pürmelalim(iz) Yahut Bir Derdim(iz) Var

 Betalarla, gamalarla, tetalarla boğuşurken, tahmin edemediğim doğrusal regresyona ara verip, gerçek hayata bir süreliğine döneyim dedim. Malum, özellikle matematiksel ispat gerektiren bir şeyler ile uğraşırken beyninizin zinde olması gerekir. –Gerçi beyninizin her daim zinde olması gerekir bu ülkede, hafazanallah cinayete kurban gidersiniz bir an dalsanız, ama konumuz bu değil.- Hemen bir kafein özlü içeceğe sığındım. –Kahve desem alaturka hâline ihanet edeceğim, halk arasındaki ismini söylesem reklama girecek, anlayın işte…- Neyse efendim, bu arada üç-beş rakibin boyunun ölçüsünü vereyim, ortada vezir komayım, kalelerini yiyeyim derken, bir vatandaş boyumuzun ölçüsünü verince, üç-beş satır bir şeyler okumaya karar verdim. Yapmaz olaydım.

Hastalık kardeşim. Bilenler bilir, edebiyatta estetiğe inanılmaz zaafım var, bir-iki kendini bilmez de –aflarına sığınıyorum, yeri geldi söylemeden duramadım- söz sanatını yapıştırmış sitenin göbeğine, benim elim başladı kaşınmaya. Depreşti ya bir kere, yazmadan geçmiyor. Sonra ekonometri de yalan olacak, yalan olması bir yana, alınlarının çatına şöyle dolu dolu kâğıdı koymazsam bizim diploma yalan olacak. Madem öyle, “karala yalancıktan bir şeyler, bir şeye benzemez zaten her zamanki gibi, en azından hastalık sakinleşir” dedim, dememle birlikte başladım: “betalarla, gamalarla…”

Birisi demiş “üzerimizdeki ölü toprağı kimin küreğinden”, öbürüsü yazmış “travestilerin varlığını kabul ederim ama ağır ağabeylerle muhabbete tiryakiyim.” Elim gitti telefona, arayıp “neyin kafası bu?” diye soracağım, hem sorunun suyunun çıkması hem de gecenin ilerleyen saatlerinden dolayı vazgeçtim. Bir anda da yarınki mesailerinden dolayı sahaların bana kaldığını fark ettim. Çakallık yaptım biraz işte, kimse yokken, koyup yazıyı kaçayım dedim, iyi ki de öyle demişim. Bir yandan da kendime kızıyorum, bir süre yazmayıp birisine fırsat versem de “nerdesin olum sen, özledik” dese diye bekliyorum. Ancak Şeref Bey’de sorulur o soru, biz ancak sağa sola çalım satarız kendimizi bir şey sanıp, adam önüne geleni çalımlıyor, yapacak bir şey yok.

Konuyu nereye bağlayacaksın, nasıl bağlayacaksın diye düşünme, birkaç cümle sonra bağlanacak, akıyorsa konu, dert etme.

Psişik Mevzular 7, ” Titrek Bi’Tedirginliktense Gümbür Gümbür Korkmak “

Korkunun Korkulacak Bi’Tarafı Yok , Tedirgin Olmayayım Yeter… Geçenlerde (geçenlerde dediğime bakmayın siz en az 4 ay oluyor) korku ile tedirginlik arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları düşündüm biraz; hangisi hangisini tetikliyor, hangisi hangisinin ham maddesi olabilir, insanoğlu aşağı yukarı birbirine benzeyen olaylar karşısında hangi ruh halini önce yaşar yahut birinden diğerine ruhi geçişler söz konusu mudur? Fakat ikisi arasında dişe dokunur bi’bağlantı kuramadım. Ayrı kulvarlarda zuhur eden iki ruhi hadise olduğuna dair kanaatten ziyade yeni yeni soru işaretleri oluştu zihnimde… Mevzu’u biraz daha kurcalamak gerekiyordu anlaşılan… Üşenmedim. Kurcaladım kapasitemin izin verdiği ölçüde… Ancak, olmadı. Çıkamadım işin içinden… Yapabileceğimin ancak, bütün bunların insanoğlunun fotoğrafını nasıl da değiştirdiğine ve asal sebeplerinin niteliklerine dair yüzeysel bi’değerlendirmede bulunmaktan öteye gidemeyeceğini anladım, epeyce debelendikten sonra… Debelendiğim…

Oku da adam ol!

İşte Türkiye’nin geleceği!

Baksanıza, bu ortama alışkınlar ki gayet mutlular! Geleceğimizi nezaretlere hapsetmeyelim!

Bu yaştaki çocuk suçtan ne anlar?

Çocukları değil, arkasındaki suçluları yakalayın!

Çocuk işte! Nezarette bile kamerayı görünce gülüyor!

Polise bak! Hem içeri atmış hem de şapkasını takmış çocuğa!

Vs. vs.

Uzadıkça uzar bu muhabbet. İşin özü bu fotoğraf NŞA (Normal şartlar altında)’da bir okulun internet sitesinde unutulmaya mahkûm olacaktı. Ta ki çocuklarını nezarette gören aileler ortalığı ayağa kaldırana dek! Bu fotoğrafı çekenler bilmiyorlar mıydı ki hala Türkiye’de sağduyu sahibi ebeveynler var? Demek ki bilmiyorlarmış ama artık öğrendiler hem de ünlü oldular.

Bunlar Türkiye’nin aydınlık geleceği olan çocuklarımız! Bu çocuklardan bazıları SBS mi OKS mi neyse işte, o sınavda başarılı olacak. Bazıları YGS’ de de başarılı olacak. Daha sonra üniversiteyi başarılı bir şekilde bitirecek. Sonra mı? Sonrasını bu memlekette bilen yok.

Hikaye İçinde Hikaye 5


Çay ocağında tanıdım… Çayın yüreklerde demlenip ince belli bardaklarla içildiği bir sığınıkta… Şehrin rahatsız eden kalabalığından rahatsız, tahta iskemlelerde kurtuluruz ancak. Kedisi, velisi bir de delisi eksik olmazdı buranın. Kışın ayazından, yazın alazına doğru bir ‘merhaba’ baharında; çayın yanına muhabbeti, muhabbetin yanına da sigarayı yoldaş ederken fark ettim onu. Allah’ın selamını verip bir iskemle çekti, oturdu masaya. Tek tanımadığı olduğumdan, bir an bile tereddüt etmeden uzattı elini ‘’Ben Mahmut, Kayseri’liyim, askerliğim dışımda başka yere çıkmışlığım yoktur.’’ dedi bir çırpıda. Hani yiğit nâmiyle anılır ya, daha önce “Şavrole Mahmut”u defalarca dinlemiştim, maceraları Nasrettin Hoca’yı ksıkandıracak, Köroğlu’nu utandıracak cinstendi. “Abi, ben de Ahmet diyebildim.’’ sadece.

Mahmut Ağabey orta boylarda, esmer yüzlü, mütebessim, ortalama Anadolu insanıydı. Vakt-i zamanında pala bıyığı, uzun saçları olduğu da rivayetler arasında… Siyah, parlak gömleği, uzun, sivri iskarpinleri, Sümerbank kotuyla Şavrole’den başkasına binemezdi. Zaten Şavrole’ye de Mahmut Ağabey’den başkası yakışmazdı. Bunu fark eden ehl-i irfan , “Şavrole” nâmını uygun görmüşler Mahmut Ağabey’e…

Kabul Ederlerse Cennetin Üstündekilere Bir Yazı

On dört yaşındayım. Kendimi adam oldum zannediyorum. Nerede? Ergenliğin en hararetli zamanlarında, dik kafalılığa hızla yol alıyorum. Gözümüzde büyüdükçe büyümüş, anlı şanlı bir okula kaydımızı yaptırmışız. Nereyi kazandığımızın belli olmasıyla okula başlayacağımız vakit arasında yaklaşık bir iki aylık zaman dilimi var ki; içim içime sığmıyor. Gurbete çıkacağız, başkent bütün ihtişamıyla bizi bekliyor, biz de sözde koskocaman adamız.

Otobüse bindiriyorlar beni memleketten, o ana kadar şen şakrak ben, otobüs hareket edince sıkıyorum dişlerimi. Dokunsalar o koskoca adam (!) ağlayacak. Annem ağlıyor, saklamıyor artık, bir bakıyorum, tam otobüs dönerken babam da ağlıyor. Eh, o zaman ağlanacak. Ankara yolu bitmiyor, ağladıkça ağlıyorum. Allah’tan başkentin grisinde baba yarısı bir amca, kendi evladından ayırmayan ana gibi bir yenge var. Karşılıyorlar, bir nebze ferahlıyor kalbim, şanslıyım. Anneme, babama kavuşmuş gibi sarılıyorum onlara. Bilmiyorum, anlıyorlar mı beni. Yurda yerleşeceğim, vakit geçmesin istiyorum. Ne mümkün, onlardan da ayrılık vakti geliyor artık, yeni tanıştığım arkadaşlara delikanlılık yapmayacak olsam yine ağlayacağım. Yok, bu sefer dönüyorum sırtımı, bambaşka bir hayata adım atıyorum.

Anneliğin Kutlu Olsun Anne, Seni Çok Hissediyorum…

Annemi seviyor muyum? Bilmiyorum. Yani kısmen diyeyim. Yani anneme karşı beslediğim duygular daha doğrusu beslemek için hiçbir şey yapmadığım halde doğuştan gelen bir insiyakla annemi içimde hissetmemin, söylem olarak bugün ki karşılığı – Anne, seni çok seviyorum, iyi ki varsın – ise eğer, kısmen doğrudur fakat baya bi eksiktir… Herkesin, herkese kolayca seni çok seviyorum diyebildiği bir dünyada ” Anne seni, çok seviyorum iyi ki varsın. ” deyip olayı çabucak geçiştirmem, annem için hissettiklerime hakaret olur, kutsiyet izafe ettiğim yoğun duygularıma ise hiç yakışmazdı… Ayrıca, ebedi sürekliliğe sahip, menşei henüz anlaşılamayan ve kesinlikle anlaşılamayacak olan bu duyguları tek bir güne indirgeme gafleti ise hem benim, hem annem, hem de kıymet biçilemeyecek cefa dolu o emekleri için çok basite kaçardı… O…