İçeriğe geç

İnecek Var! Yazılar

Carga la Tromba Edebiyat !

HOCA

Hepimizce malum olan derneklerin, malum ortamlarında tanıdım O’nu. Akademisyen, bürokrat tebanın çevresinde bilmem kaçıncı kez devlet kuran dernek başkanının, büyük lafları arasında, kibirli bakışların uzağında; çay ocağının bir köşesinde gördüm. O gün, ”kimsin sen?” sorusunu, onlarca kişinin arasında sorabilecek tek kişiymiş gibi geldi bana. Arkadaşlığımız, dostluğumuz, hoca-öğrenci ilişkimiz o soğuk binanın daha da soğuk ortamındaki sıcak bir tebessüm ve demli bir çay ile başladı.
Orta halli bir Anadolu kentinin, orta halli bir hocasıydı. Üniversitede okutmandı. Hem o üç dört harf ile kısaltılan ünvanlardan uzak, hem de bir bakıma akedemisyendi.

Şarapneller-IX ya da Başlanılamayan Hikayeler Adına

Penceresinin önündeki çam ağacının dallarının arasından ay ışığını seyrediyordu. Çok uzaklardan gelen zayıf siren sesi, odasına belli belirsiz giriyordu ama düşüncelerinden kopmak için ihtiyaç duyduğu dikkat dağınıklığının tecessüm etmesine kâfi değildi. Yazmak ona şifa veriyordu. Fakat yazmak onu eritecek derecede yoruyordu da. Siren sesleri kesildi. Kendisini her şeyiyle bıraktı. “Bir hikâye yazmalıydım” diyordu “Göğün, ince ince döküp de yüksek sıradağların kuytularında değdirdiği yerde bembeyaz biriken karların hikâyesi. Esasında daha çok yılın dört mevsimi, dört mevsimin on iki ayı, on iki ayın her günü doğup da o kuytularda biriken kara, ışığını ve ısısını ulaştıramayan güneşin de hikâyesi. Kışın bembeyaz ekilen karın, pınara su olarak yürüdüğü baharın hikâyesi aynı zamanda. Bahar yağmuru sonrası yaylaya mantar toplamaya çıkan ve zirvedeki bembeyaz karı, usandığı…

Bir Uykudan Diğer Bir Uykuya Uyandım

Güneşi batırmak için uyandım bugün de Düşündüklerim çok önce konuşulmuş; Acılarım başkalarının acısı, yüreğimde bir ağırlık. Mürekkep tükenmiş, tütün de kurumuş, Sefasını sürdüğüm derdimi gömmeye niyetliyim Üstüne biraz kireç döktük, herkesin eline sağlık. Öylece sevmek koca bir tembellik Ve öylece duruyor yüksek rafların birinde. Ulaşmak ne mümkün! Kavrayamadan kırılacak, üzerimize bulaşacak. Her şeye rağmen değmez mi denemeye? Her şeye rağmen başaramayacağız. Bu oyunun içinde hileye yer yok, nafile! Umudunu yitirmiş, harcanmış tüketmeden Kim bulmuş da rahat uyumuş? Çilesi çıkmış işin, çivi tutmuyor artık, Acısı sinmiş, ciğeri mahvolmuş. Yüreğimi ekmek fırınlarına, soba bacalarına Üzerine çarşaflar, topraklar… Ulu ağaçları da kestiler, uçuruma yuvarladılar. Verilmiş rollerini oynuyorlar, düzmece Farkında olduğum için iki kat suçluyum belki de. Gözleri bağlanmış, şehirleri yağmalanmış, Köprüleri atılmış, ruhları…

BİR KERE

Chopin-Waltzes-No.3-in-A-Minor-Op.34. Bir kere kirlendi bakir düşümüz, ”bilmek” adında bir fahişeyle, Bir kere düştü vicdanımıza hani şu ”merak” dedikleri Ve bir daha gelsek dünyaya, daha önce ölürdük bir öncekine evvel, Bilmelisin şefkati, safi aşktır sebebi; üzülmelisin cahil ve tembel! Bir kere düştü gözyaşımız dipsiz bir kuyuya, Dipsiz bir kuyuya düştü ve zehirledi sarnıcından su içen bilgeleri. Bilenler mutsuzluktan kıvrandı, bilmeyenler için mutluluk bir zandı. Bu dilemma bizler için iyi bir talim; şimdi hepimizi bir korku sardı. Bir kere yanıldık; alicenap sandık, meftun olduk haset kösteğe, Bir kere düştük yollara, azığımız da bitti, çok uğraştık görmeye. Onca ter döküldü, ıslandık, avuç içi kadar muvaffakıyet! Elimizde ürperen cılız bir kandil, ramak kaldı sönmeye. Bir kere sevdaya meyyal olduk, sevdik, sevildik korkarak Sonra aklımıza…

Şarapneller-VIII*

*Esasında bir yazıdan başka yazıya Ben aslında “olur da bir öykü yazma haddini kendimde bulursam senin öykünü yazmak isterim” diye söz verdiğim adamın öyküsüne niyet edecektim. Sonra ona “senin hayatında ne varsa onları tek tek imbikten geçirip bir kısmını çocukluğumu koyup kaldırdığım kutuya koydum. Diğer kısmını da gençliğimi koyuyor olduğum kutuya koyuyorum. Ve daha pek çok kutu var sana dair pek çok şey koyacağım. Ama bunları sana anlatamam. Sen de ben de ağlarız. Ve o öyküde, neden her bayram öncesi o mezarlığa gidip, isimsiz taşlara Fatiha okuduğumu da yazacağım.” diyemedim. Çünkü deseydim, o da ben de ağlardık. İnsan diyemediklerinden müteşekkil. Kendimden biliyorum, zaten insanın, insana dair iyi-kötü bütün bildikleri kendindendir. Şu yaşıma kadar en çok kendimle konuştuğumu gördüm. Ve insanın…

Şarapneller-VII

Son konuşmayı dinlemişiz, kalbimizin kemiğimize çarpa çarpa atışının sesi taaa kulaklarımıza vurur bir vaziyette Bâb-ı Âli’ye doğru gidiyoruz. Öyle bir yemin etmişiz ki aramızda en ufak bir tereddüt gösterip geri döneni indireceğiz, kardeşimiz dahi olsa indireceğiz. Üzerimizde zerre kadar itaatsizlik emaresi yoktu. Edirne’yi Bulgara verecek olanlara karşı, “Edirne’yi verdirtmem” diyenlere itaat ediyorduk. Bizim için mevzu bundan ibaretti ve yeterliydi. Yola çıkmadan evvel içtiğim son tütünün o tatlı acısı hâlâ damağımda. “Ne güzel bir tat, belki de dünyada alacağım son tat bu” diyorum. İşin açığı tütünün tadından başka bir tat da bilmiyorum. Sesler artıyordu iyice, kalabalık da çoğalıyor. Ne oluyor lan düşüyorum. Sıçrayınca gözümü açtım. Uykunun en sevmediğim hali bu. Düşer gibi olup sıçramak. Yalan yok, Bâb-ı Âli’ye doğru gidiyoruz. Fakat…

Elimde Çok Az Keçi Kaldı

Ferhat Armut- Bekleyiş (elektro)   Bugün ahretin ilk günü gibi, rahvan yürüyen azgın atları çocukların üzerine sürüyorlar! Pelteleşmiş zihnimin dışa vurumu hezeyanım; güneş tam tepemde gölgemi görmek istiyorum Konsantre edilmiş vahşete sövmenin en güzel ifadesi, karanlıklara sığınmaktır. Koyu havalarda daha bir ciddiyetle bakıyorum hayata, geceleri çift saymamın nedeni bu olabilir mi? Champ Elysee’de topuğu kırılan madam ile La Fontaine’de çöp kutusunun yanındaki kızı aynı kefeye koyduğumda, kantarın topuzunun başına madamın topuğuna gelenler geldi. Ölü evinde cümbüş yapanların informel ahlakları, sakat düşünceleri geçer akçe, Masada başka türlüler, antiklerden söz alarak müsaadelerinizle: Oğullarının dişlerinin kamaşması, babalarının yediği koruklardan mütevellit, Sizin için iyi dileklerim vardı ama o kadar uzundu ki mumlar eriyiverdi. Başka yerlerde oyun oynayan çocuklar var elbette, onun için kıyamet henüz…

Şarapneller-V

“Yok yere kahretme, bela okuma, beddua döner dolaşır insanı bulur” derlerdi. Bir vakitti, şöyle demiştim; “âh ulan hayat, sana sırt dönenin sırtı yere gelsin” Sırtı yerin yedi kat dibine geçiyor da insan neye sırt çevirdiğini anlayamıyor. Kör kuyularda merdivensiz kalmaktan şikâyet eden insan, esasında kendi kuyusunu, elleriyle yuvarladığı kayalarla kurutuyor. Göğüs kafesinde, sağlı sollu son iki kaburganın arasına birer kanca takıp yukarı doğru kanırttıkları, bir yandan it gibi yorgan altında titrerken diğer yandan sırılsıklam bir yastıktan başını terlerle öğürerek kaldırdığın o şerli gecenin sabahında, insanda ciğer namına pek bir şey kalmıyor. Bu böyledir; ciğeri tükenenlerin bir şey isteyecek nefesi de kalmaz. Ondandır el açtıklarında soru sormaktan başka bir arzları olmamaları. Sormak da bi’nevi istemektir aslında, cevap istemek; “bir şey acır…