İçeriğe geç

İnecek Var! Yazılar

Carga la Tromba Edebiyat !

Psişik Mevzular 13, ” O Bilir Ancak! “

O Bilir Ancak! Ve artık boş yere yat artık telkinlerinde bulunmayın Bakın, ben uyursam gece öksüz hisseder kendini ancak siz tabii bilemezsiniz! Çünkü ben yatarsam eger simdi, ak iple kara ip dolanır birbirine Nerde sabah ve güneş, nerde gece ve ay kimse bilemez! İle ve lakin hakim olur kurulan cümlelerin cümlesine Ancak, siz tabii bilemezsiniz! Anlamsızlığı ve belirsizliği kabul etmeyenin gece olduğunu, Ben bilirim ki ve bilirim gece net olmayı sever Tavır ister ve bi’ısrarla ısrarlı duruş talep eder Gece dediğim kırık hayallerin yurt edindiği bir hâl Ancak siz tabii bilemezsiniz! Sadece gece ve yalnız geçilebilecek sokaklar vardır ve onlar… Bir uğultulu selam gönderir sağ kulağımdan içeri, derine Ağır ağır yeksan ederek süzülür,yerleşir… Sadece gece ve yalnız geçilebilecek sokaklar vardır…

Psişik Mevzular 12, ” Sipariş Üzerine Yazamıyoruz Maalesef “

Alışılmış Hüsran Bu

Şiirapis; buharın içindeki toz zerresi, sesin sessizliği… Zaman ve mekandan bağımsız üçüncü göz…

Uzun zamandır kafanın içindedirler ve en az iki tanedirler. Tabiatları itibarı ile ayrı ayrı köşelerde yuvalandıkları için müşterek bi’düzlemde buluşmaları imkansız gibi görünür. Elma armut misali. Ama çoğu zaman yürürken ve çoğu zaman hiç beklenmeyen bi’anda gerçekleşebilir böylesine ilginç bi’buluşma. Olsun dersin. Bu kez gafil avlanmadığını düşünürsün;çünkü o eski toy çocuk değilsindir artık… Bu gibi buluşmalarla her an karşılaşma ihtimalini göz önünde bulundurmayı öğrenmişsindir tecrübelerinden. Ve iktiza eden tedbirleri a4 ebatlarında en az iki kağıdı ve en az iki kalemi cebinde veya çantanda taşımayı huy edinerek almış olduğun kanaatindesindir. Şimdi herkesten bir adım önde gibisindir ve kendinle ne kadar gurur duysan azdır, şımarmak hakkındır vesselam. Hatta biraz daha ileri gitmekte beis görmez: ”İnsan, istedikten sonra hayatında kötü sürprizlere, şansa ve tesadüfe yer bırakmaz, tıpkı benim gibi”lerinden üst tellerden beylik laflar bile geçirirsin içinden. Kafandakiler ise ilahi bi’ahenk ve nizami bi’sıra takip ediyordur ve biraz heyecan biraz da telaşla dökülecek  müsait yer arıyorlardır o sıra. ”zamanı geldi, hazırım” der bi’çırpıda serersin a4 kağıdını; herhangi bi’arabanın kaputuna, imkanlar ölçüsünde bi’ağaç gövdesine veya kendi dizine aleacele ve kalemlerinden birini çıkarırsın ışık hızıyla. Yazmaz; ama dert değildir kesinlikle. İkincisi vardır çünkü; ona saldırırsın can havliyle. O an, denizin ortasında kalmış ve çırpınacak takati olmayan biri gibi hissedersin kendini tam olarak ve can yeleğinden hiçbi’farkı yoktur gözünde o ince uzun mürekkepli çubuğun. Yazmaz netekim. Hüsran. Kalem yazsaydı ve aklından geçenler olduğu gibi yerleşebilseydi eğer kağıdın üzerine yeryüzünde ki bütün çığlıklar son bulacak, dökülen bütün göz yaşları kuruyacaktı oysa…

Pis pis sırıtarak Şiirapis: “Hayatın, bazen kalemleri dahi kullanarak şakayla karışık boktan azizlikler yapacak kadar acımasız olabileceğini de adın gibi bilmelisin evlat!” der ilham perdesi kapanırken…

Başka Bir Haber…

  Kuru ekmek, büyüklü küçüklü parçalar halinde kaldırım kenarında durmaktaydı. Muhtemelen kaldırıma bitişik yüksek binanın üst katlarından atılmıştı. Ancak parçalanmasının başkaca pek çok sebebi de olabilirdi. Karganın olay yerine intikali fazla gecikmedi. Bu civardaki kuşlara göre -ki çoğu serçe ve güvercindi- büyük sayılabilecek olan kanatlarını çırparak, kuru ekmeğin üstünde bir süre kaldı. Yere indiğinde kuru ekmeğe anlamsızca baktı. Düşünceli bir yaratık olduğuna inanırdı, ama tam şu sırada ne düşüneceğini de bilmediğini fark etti. Derken bir anda sekiz-on güvercinlik bir grup, karganın arkasında konuşlandı. Böylece kuru ekmeğin izleyicisi sayısı epeyce artmış oldu. Karga, arkasına dönüp gelenlere bakmaya yeltendi. Fakat ne mümkündü? Daha dönüşünün yarısını tamamlamadan güvercinlerin çoğu havalanıp birkaç metre geriye kondular. Havalanmayanlar ise yaya olarak uzaklaşmayı tercih ettiler. Bu sefer…

Sarı-Beyaz Hatıralar

(Yıllar önce karalamış olduğum ve hiçbir yerde yayınlanmayan bu hikâye benzeri yazıyı, şu an “inecek var” diye haykırırken yıllar öncesinden “binecek var” diye de haykırdığımı göstermek için sunuyorum. Hem Küfür Meselesi gibi bir mevzuya derkenâr yapalım hem de yıllar öncesinin uslûbunu yad edelim istedim. Hikâye benim işim değil, affedin.)

Hayatlarımızı yazmaya niyet etsek, her birimiz insanlığın hizmetine sunulmuş ansiklopedi namlı ciltlerden onlarca kat fazlasının yazarı olmak mecburiyetinde kalırdık. ‘Her hayat bir romandır’ diyenler, insan ömrünü hafife aldıklarının kim bilir ne zaman farkına varacaklar. İnsanın hayatında ancak bir motif bir roman kalınlığına sığar, ancak bir roman insanın ufacık bir anının imbikten geçirilmiş tahkiye cinslerinden sadece birisidir. Peki ya hikâye? Yahut hikâye kılıflı hatıralar yumağı? Hangimizin rüyalarına giren bir fotoğrafı ve bu fotoğrafın anlamını tam olarak ifade etme yeteneği var? Benim rüyalarımı süsleyen bir fotoğraf karem –şükür ki- artık var.

Nerede, ne zaman doğdum? Nerede büyüdüm? Çocukluk çağımın en belirgin ve en göze çarpan hatırası bu bilinmezlik olsa gerek. Meridyen ve paralellerin ifade edemediği, ismi sebepsiz yere saklı ve isimleri nedense hep farklı yerlerin değişmez sabitesi: şirin, boyası yer yer dökülmüş sarı bir bina… Şehrin yahut kasabanın ya da kimsenin uğramadığı bir mezranın kenarında, beyazla cilveleşen sarının memleketi. Benim memleketim. Ana ve ata yurdum; işte o sarı binaların mevcut olduğu, esamesi değişse de hayatlarımızı asla değiştiremeyen ikâmet yerlerinin muhkem ve gözden ırak mevkileri. Hepsinin ortak adı: Anadolu.

Psişik Mevzular 11, ” Kalben Dezenfaktasyon “

[pro-player width=’530′ height=’253′ type=’video’]http://www.youtube.com/watch?v=H0BzrMXFL2g[/pro-player]                                                                                                                                                                               Siz Kalben Dezenfekte Oldunuz Mu? Özür dileyerek başlamalıyım galiba çocukluk ve ergenlik dönemlerimde ağızlarını, burunlarını ve dahi başarıyla kalplerini kırdığım herkesten. Zira, bu mevzu’un ham maddesini pişmanlık, suçluluğun dayanılmaz baskısı…

Küfür Meselesi-II

Bu ülke sadece bizim neslimizin ilk hatıralarının kaydedildiği demlerde mi yangın yeriydi? Değildi elbet. Ancak bizlerin geri döndürülemez, bilinçaltlarımıza yerleşmiş acıları bütün nesillerden daha fazlaydı çünkü biz küçücük ellerimizi yumruk yapıp sıkmayı, en tabii hakkımız olan ağlamaktan kaçınmayı televizyon karşısında öğrendik.

Bütün nesiller, gelişimlerinin o en önemli dönemecinde, kelimeleri yan yana getirmeye başladığı, iyiyi ve kötüyü ayırt etme kabiliyetine yavaş yavaş sahip olduğu zamanlarda bilinçaltlarına çok şey borçludurlar ya da ben böyle düşünüyorum. Bizim neslimiz dışındaki hiçbir nesil, kendi şahit olduklarından başka bir acıya bilinçaltlarında yer vermediler. Ama biz kaçamadık bundan.

Küçük bir çocuk hayâl edin. Televizyon karşısında oturuyor. Muhtemelen hayâlinizdeki o çocuk, çizgi film izliyor. Ben de izledim elbet, mesela Pazar sabahının en erken saatlerinde televizyon bana rezerve edilmişti. Hâlâ akranlarımla “ulan ne güzel çizgi filmdi” diye muhabbetine başladığımız olağan hatıralarımız oldu. Ama, aması muamma…

Küfür Meselesi-I

 “Ben küçükken…” diye başlayan yazılar bana itici gelir biraz çünkü böyle bir başlangıç bazı şeylerin itirafıdır genelde yahut değişen bir şeylerin anlatılacağı alenen haykırılmıştır. Farkındayım, aynı naneyi ben de şimdi yiyorum. Özür diliyorum.

Henüz futbol topunun çokça paralar ödenerek izlendiği zamanlar değildi anlatmaya koyulduğum devirler… Şifreli kanal yoktu mesela çünkü saklayacak bir şeylerimiz de yoktu. Siyah ve beyazı renkli kanal(lar)dan sadece birkaç kilo çekirdek masrafına girerek izleyebiliyorduk. Sarı Metin gollerine devam ediyordu mesela ama Beşiktaş bütün dertleriyle kalbimizin en fiyakalı köşesine kuruluyordu ve bizim hissemize yine hüsran düşüyordu. Benim küfürbazlığın kıyısından geçmediğim zamanlardı, güzel günlerdi.

Bir seyyar satıcının “Abla büyük adam olacak” diye anneme latife ettiği kişi bizzat bendim. “Büyük adam değil, cumhurbaşkanı olacağım” demiştim henüz dört yaşında. Tonton Dede’nin başımıza ördüğü çorapları bilmekten çokça uzaktık hepimiz ve cumhurbaşkanı olursam kimse aç kalmayacaktı mesela… Çocukluk derler ya, öyle işte. Gelecekte olmak istediğimiz, hayâl kurduğumuz kişiler şimdiki çocuklarınkinden çok farklıydı. Bütün Oğuzların, Kürşatların, Alperenlerin dedesi hapisten yeni çıkmıştı mesela, biz onun davudî sesine aşina büyüdük en çok, Tonton Dede’den daha kudretliydi kesin ama cumhurbaşkanı değildi ve onun yerini nedense hiç hayâl etmezdik küçükken, hep dedemiz kalacak diye. Hayâllerimiz kendimizden büyüktü, biz büyüdükçe onlar küçüldü.