İnecek Var! Yazılar
Carga la Tromba Edebiyat !
Futbolu severdim aslında, bakmayın soranlara her sene farklı bir takımı tuttuğumu söylediğime; elbette bunun döneklik olduğunu bilecek kadar sokaklarda top koşturmuşluğumuz vardır. Şikeden felan bahsetmiyorum, çok da önemli değil şikenin ayyuka çıkması. Topumuzu çaldıklarından beridir küskünüm futbola. Tanışmamı hatırlamasam da yeni yürümeye başladığımda olmalı. İlk adımımda önüme yuvarlak bir cisim koyup (genelde turuncu olan plastik toptan tutunda, buruşturulmuş kağıda, birbirinin içine geçirilmiş çoraba kadar milletimin irfanındaki yaratıcılık kabiliyeti kadar geniştir bu yuvarlak cismin menşei) hadi oğlum gol yap nidalarıyla amatör futbol hayatına girmişimdir. Çocukluğumun ve gençliğim yegane uğraş alanına aşağı yukarı bu ritüeller eşliğinde girmiştir tüm yaşdaşlarım. İlk futbol maçına babamın omuzlarında gittim. Siyah beyaz atkıyı (Aksaray sporun renkleridir kendileri) büyük bir gururla sarmıştı babam boynuma; erkek evlat sahibi olmanın…
Güzel memleketimde en çok rastlanan, kirpi saçlı çocuklardan biriydim ben de. Anadolu’da çocukların ekserisinin giyindiği gibi ben de büyük çocukların küçülenlerini giyerek büyüdüm. Eskisini değil, dikkatinizi çekerim, küçülenlerini! İsrafa zerre tenezzül etmeyen insanlardan müteşekkildi ana ve babalarımız ve herkes de rencide etmeden birbirine yardım etmeyi bilecek zamanlarda yaşıyordu. Çocuklar hiç büyümediğinden mi küçülürdü kıyafetler yoksa kıyafetler küçüldüğünden mi hiç eskimeden 3-5 çocuk aynı kıyafetle büyürdü, bilmiyorum. Bildiğim tek şey, sanki bütün ülke birbirine yardım etmeden yaşayamaz gibiydi ve herkes birbirinden daha fakir olduğu kadar birbirinden de daha zengindi. Gönüller zengindi ne de olsa ve annemin Ramazan paketlerine ismi o zaman da yazılı değildi. Belediyelerin iftariyeliklere damgalar vurmaması henüz alfabenin olmadığı zamanlar olduğundan dolayı idi bence. Geçmişe o kadar da kötümser, bugüne ise iyimser bakmak istiyorum çünkü ben o zamanlar küfür etmiyordum.
Şimdi, gecenin bu saatinde, tam olarak şu anda yani. İnsan ihtiyaçlarını ve bununla ilintili olarak vakit öldürme eylemlerini konu alan sayfalar dolusu saçmalığı bi’çırpıda geçirebilirim kağıda. Hatta sevmek denen “şeyle” bile bağlayabilirim konuyu, abartmıyorum bağlarım. Fizyolojik, biyolojik, psikolojik ihtiyaçlarımız var ve sonsuz ve çoğu soysuz maalesef gibilerinden üst tellerden tam bir otorite edasıyla giriş yapabilirim mesela konuya. Fizyolojik ve biyolojik ihtiyaçlarımızı tedarik etmezsek ölürüz veya ona benzer şeyler gelebilir başımıza diyerek bu faslı çok yüzeysel geçebilir; çoğunlukla psikolojik ihtiyaçlar üzerine eğileceğimi beyan eder, sonra insan çok tuhaf yaratık, şöyle ki; ihtiyaca bile zaman zaman ihtiyaç duyabilen tuhaf cins bi’varlıktır diyerek insanın tuhaflığını onulmaz başka bi’tuhaflıkla ispat etmeye kalkışabilirim. Fırsattan istifade eder “ İnsan; acizdir, muhtaçtır fazla artistlik yapmamalıdır…” aforizmasıyla…
Dışarıda gibi duran içeriden üçüncü bi’göz: Şiirapis “Bak oğlum, sınırların mütemadiyen bir acıbadem tarafından kesinlendiği noktada bi’kadının elleriyle konuşmak ezberlenmiş çekingenliktir… Ve şimdi, sür-realizmin üstüne bisikletini ki bu gidiş pek hayra değil…” “Oysa, uzun zamandır nasıl da alışmıştı hayatı geniş zaman kipinde geniş geniş çekimlemeye. Üstelik yapması veya yetiştirmesi gereken ciddi bi’iş de canını sıkmıyordu epeydir. Kısaca her şey tıkırındaydı ve dişi dalağına denk vaziyette geniş çaplı huzur dönemlerinden birinde aheste aheste yolculuk ediyordu sanki. Huzur, makul tekrarlar bütünüydü ve tekrarın her türlüsü onu oldum olası sıkardı. Neyse ki tam ikibinoniki yıl tekrar etmiş gibi gelen sessizlikleri huzursuzluğa bulayan ürkütücü tıkırtılar duyulurdu, bilirdi bunu ve bu beklentiden çok rutin döngünün gereğiydi… Olsundu artık, yapacak hiçbi’şey yoktu zira…” Evet, burada böyle…
Hemşehricilik ve bunu tüm dünyaya(!) kabul ettirme meselesi, bu alandaki müthiş uğraş, bence; Türk insanının ilerlemesinin önündeki en büyük engellerden birisidir! Yapmayın canını yedihklerim. [pro-player width=’530′ height=’253′ type=’video’]http://www.youtube.com/watch?v=i_zA6gjoUic[/pro-player]
Hepimizin çocukluğunu oradan buradan alarak, hiçbir kronolojiye tabi olmadan, protest bir tavırla anlatıyorum, farkındayım. Küfür Meselesi’ni anlatırken, ettiğimiz küfrü mazur, bizden sonraki nesillere de küfrü cazip gösterme değil asla niyetim. Olanı anlatmaya çalışıyorum dilim döndüğünce, fazlasını değil. O nesle hep ‘biz’ diyorum, anlatılamayacak bir aidiyet oluşturarak.
Bizler aynı zamanda “şunu yapma, bunu etme, buraya gitme” nasihatlerine en çok muhatap olan nesiliz. Ana ve babamızın korku duvarlarına en çok çarpan nesil bizdik ve bütün nesillerden farklı olarak sobanın sıcak olduğunu inatla en acı şekilde de biz tecrübe ettik. Salak değildik elbet, Allah vergisi bir tavrımız vardı bizim.
“Amazon Ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD’de fırtına kopmasına neden olabilir. Farklı bir örnekle bu, bir kelebeğin kanat çırpması, Dünyanın yarısını dolaşabilecek bir kasırganın oluşmasına neden olabilir.”* Bu teoriyi en gerçek manasıyla içselletirmiş insanların başında bugünlerde herhalde bir ABD dış politikasının belirleyicileri bir de biz durumdan vazife çıkarıcılar bulunmaktayız. Hatta onlar için bu durum son birkaç yüzyılın gerçeği! Bizim için ise kadim bir geleneğin ürünü olarak sırtımıza doğrudan yüklenmiş. Durumdan vazife çıkarmak… En iyi yaptığımız iş herhalde bu olmalı! Herkesin hayatını ve ideallerini gerçekleştirmek için ifa ettiği bir meslek olsa da hayata karşı tavır noktasında geliştirdiği en büyük aksiyon zincirini bu hissiyat oluşturuyor. Bu hissiyat diğer duygularımıza yön veriyor ve hatta hayatımızı ciddi anlamda şekillendiriyor. Durumdan vazife çıkarırken çok mu…
Üzülmek yetmez; rahatsız olmak lazım. Rahatsız olmak da yetmez; ne zaman demek lazım. Ne zaman demenin de yetmediği her yerde, her zaman İttihatçı ruhu diriltmek lazım! Ölmediğimizi kim iddia edebilir? Ve değişebilir her şey ansızın ve bıçakla kesilir kadavralar… Şehirde ki bütün saatler 9′ u gösterdiği zaman… İşte o zaman, dirilir ruhlarımız derinlerden, diplerden… Belki orta halli bi’apartman dairesinden, belki lüksüyle müsemma bi’yalıdan, belki metruk bi’gecekondudan veya yayla evlerinden koşarak geliriz güneşe tık nefes, vazifelendirilmek üzre… Kuşçubaşı çöllere küsmeden, Ve Enver’i ayırmadan hayallerinden Yahut Gazi Paşa’yı Anadolu’ya göndermezden hemen evvel Mesela Kaptan’ı “Kim Kaldı” şiiriyle anlayınca ve sevince… Mesela huzme gibi perde aralarından, Oyuk ve çatlaklardan sızan su gibi mesela; Haber vermeden aynı zamanda rahatsız etmeden Sızar ve dolarız her…