İçeriğe geç

İnecek Var! Yazılar

Carga la Tromba Edebiyat !

Psişik Mevzular 29, ” Ferdi Tayfur, Panait Istrati’nin Hiç Görmediği Kardeşidir “

Evvela, bu satırları Panait  Istrati’ nin Mihail isimli romanını bitirdikten hemen sonra herhangi bi’Ferdibr şarkısını dinlerken yan yana getirdiğimi bilmeniz gerekiyor. Ne demek istediğimi yarım yamalak bile olsa anlayabilmeniz için ( çünkü ben dahi tam olarak anlayamamışken ) bize yardımcı olabilecek tek yöntem hemzamanlı Ferdi bey dinlemek yahut en kısa zamanda Mihail’i sindirerek okumak olabilir. Belki de anlamanın ötesindeki bi’hissediş anlatabilir hepimize, her şeyi… Denemek lazım… Evet, Ferdi beyin bendeki yeri başkadır. Bilen bilir. Peki neden? Kavruk sesi, katıksız ve katkısız güfteleri, her insanda yakalanamayacak masum bakışları ve “ bizden biri ” tanımına çok yakın hatta en yakın kişiliği ile acılarımı sünger misali emdiği için. Neşenin varlığını hatırlatarak, hayatın olağan akışında ölçüsü kıvamında bütün sevinmelere uygun boşluklar yarattığı için… (Hakkında…

Düzen

  Başım dönüyor. Evet, önünde yürüdüğüm adamı takip etmeye başladığım andan beri başım dönüyor. Buradan kaçıncı geçişimiz bilmiyorum, yirmi altıncıdan sonra saymayı bırakmıştım. Kutlu(!) takibe yeni başladığım zamanlar hakikaten bir yere gittiğimizi düşünüyordum.  Uzun bir süre öyle olduğunu umut ettim ama artık tamamen eminim. Bu adamın bir varış noktası yok. Yürüyoruz. Ben önde o arkada, şehirde girip çıkmadığımız sokak kalmadı. Şehir de öyle ufaklarından değil, epey var. Önceleri güzel de gelirdi, “geziyoruz” diye içimden geçirirdim. Sarı binalar, kahverengi su, kırmızı gökyüzü… Arkamı döndüğüm anda bir saniyeden çok az bir süre önce baktığım yere bakabilme kabiliyetinde bir adam… İlerleme vaadi var bir yandan da, iyilerden olma vaadi… Sıkıldım. Bir süre sonra her insan evladı gibi “yetmez mi bu kadar” düşüncesine kapıldım.…

Psişik Mevzular 28 ” Geliştirilmiş SaçmaSapan Tutarsızlıklar Teorisi “

Yemek sonrası,

“ Çay var mı? ” diye soruyorum garsona…

“ Var abi. “ diyor

“ Sigaraya yetiştir dostum, çok önemli…” diyorum..

“ Tamam, abi, merak etme! “
….

Sigarayı yakıyorum aynı anda çayım geliyor. Birden garsonu çok sevdiğimi fark ediyorum. Lokantanın, kıytırık ve titrek iskemlesinde çay-sigaranın verdiği eşsiz keyfin tadını çıkarıyorum; sigaradan iki uzun nefes çekiyorum, çaydan kısa bi’yudum. Tadını çıkarttığım zamanları hep uzatmak istiyorum sonsuza kadar…

Ama olmaz ki, fakat uzamaz ki. Saçma sapan şeyler geçer hep aklımdan böyle zamanlarda…
Bir zamanlar vatan, millet ve devletin kurtarılmayı bekleyen kanadı kırık kuş yavrusu misali bizlerin yardımına ihtiyaç duyduğunu düşünür kafamı bu meselelere ipoteklerdim. Öyleydi yani bi’zamanlar. Şimdilerde ise saçma sapan şeyler kafama haciz kararı çıkartıyor.

Misal şimdi, insan saçlarının neden beyazladığını düşünüyorum. ( Önceleri böyle bi’şeyi düşünmeye vakit ayırmanın zinhar günah olduğunu düşünürdüm.) Bi’yandan da içimde anlamsız bi’his dağdağası kıpraşıp duruyor. Kıpraşmanın sebepsiz olmadığını anlıyorum. Kafamı kaldırıyorum ve 3 adım sonra önümden geçecek hatun kişinin gözünü gözüme sabitliyorum. Gayriihtiyarî gülüyor, dünden hazırladığım gülüşümle mukabelede bulunuyorum, kafamı sallayarak. Daha fazla dayanamıyorum ve önümden geçişini izleyen 9. adımın sonunda yanında buluyorum kendimi.

Sıcak bi’ “Merhaba !” diyorum.

Biraz Sessizlik/ LE TRİO JOUBRAN

Filistinli üç kardeş Samir, Wissam ve Adnan Joubran. Müziğin dilinin olmadığını, aslında bir dilinin olduğunu fakat unutulduğunu anlatan bir grup. Filistin’deki savaş, kan, gözyaşı ilhamları olabilir mi bilmiyorum, bu onları ve kullandıkları dili sınırlamaktan öteye gitmeyecektir. Tınıları ağlamaklı gözlerle acıyan dizini tutmuş küçük cocuğun hüznünü, salıncakta örgülü saçlarını gökyüzüne savuran kız cocuğunun tasasız gülümseyişini anımsatıyor bana. Kelimenin sınırlandırdığı anlamları, sınırsızlığa taşıyorlar. [pro-player width=’530′ height=’253′ type=’video’]http://www.youtube.com/watch?v=Uz9Cq-7iLrE&NR=1[/pro-player]   Joubran kardeşlerin asıl ilham kaynağı ‘sessizlik’. Wissam, “Dışarıdan o kadar ses geliyor ki; telefon, insanlar, asansördeki müzik… Bu, müziğin diktatörlüğü! Bu diktatörlükten sessizliğe kaçıyoruz. Sessizlik en iyi müziktir.” derken Samir de onu destekliyor: “Sessizliğin içinde bir sürü ses var, onu duymak gerek.” [pro-player width=’530′ height=’253′ type=’video’]http://www.youtube.com/watch?v=EgDucfjDO4c[/pro-player]     [pro-player width=’530′ height=’253′ type=’video’]http://www.youtube.com/watch?v=DbJL7ZSVQ4E[/pro-player]

Okey Masası

Uzun soluklu ama kısa metraj bir filmin yan karakteri olmayı ben seçmedim. Seçim hakkım olsa, dördüncüsü aranan okey masasında yancı olmayı tercih ederdim. Selami’nin yerden taş alması ile zengin oğlanın fakir kıza bakış atması aynı anda gerçekleşmeliydi. Fakir kıza tutkun fabrika işçisinin gözlerinin önünde cereyan eden olayın şahidi ile Hikmet’in okeye döndüğünün şahidi de ben olmalıydım. Hatta tanık koruma programı kapsamına alınıp, Necati’nin ıstakasının başımda açmış olduğu yarıktan da kurtulabilirdim. ‘Hikmet Abi bence okeye dönme’ dememeliydim. En azından Selami duymamalıydı. Duymasa bitmezdi belki, Necati de kudurmazdı bu denli.

Psişik Mevzular 27, ” Unutulur Bu Şiir “

UNUTULUR BU ŞİİR Yapmaya çalıştığım: Unutmak Ama niçin unutmak Peki, mümkün mü unutmak? Hatırlamak için mi unutmak? O halde unutmak zor, hatırlamak kötü ! Bi’kadın, bi’ses ve bi’el Ananı eşek kovalasın Graham Bell ! Bi’kadın ki tabloyu tamamlar duruşu Bi’kadın ki bu, ancak ben soyarım hasretlerinden Ve bi’kadın nasıl da uyuşturur beynimi, kalbimi ve ellerimi O vakit bi’şiir olabilirim Yahut bi’şair yazabilirim Gümüş yüzüklerin siyahî işlemeli kıvrımlarında Avuçların terine yatak olurum belki, tutulan kaleme desteğim muhakkak Anlar vardır uzar ve kapsar geceyi kapsar günü Ve bi’kadın; ah o kadın dikenlerle sarılır yüreğime Bi’kadın, bi’ses ve bi’el alır ayaklarının altına Hasletlerin en yücesini ve bi’kadını unutmak zordur yaşarken… Açık yaraya dökülen tentürdiyot gibidir, yangının kana çalması, Arşınlanan beton yığını sokakların 3…

ZENCİ MİYİM BEN ?

Something The Lord Made yani Tanrı’yı Oynayanlar 2004 yapımı bir ABD filmi. Filmde Dr. Alfred Blalock ( Alan Rickman ) ve asistanı Vivien Thomas ( Mos Def ) arasında geçen bir ilişki anlatılıyor. Esas oğlan Vivien zenci, yetenekli ve hırslı bir doktor adayı. Marangozluk yaparak biriktirdiği para bankayla birlikte batınca esas oğlan Alfred Blalock’un yanında işe başlar. Beraber deneyler yapıp, kan kaybına bağlı şokta (yani kan kaybından ölmekte olan hastaya- eee mesleki birikimimiz var) SF vererek (su gibi bişi) insanların hayatını kurtarırlar. Zenci ile beyazın mükemmel uyumu, nescafe gibi bişi işte, biri diğeri olmadan olmaz. Daha sonra fallot tetrolojisi adı verilen bir kalp hastalığını tedavi ederler, dünyanın ilk kalp ameliyatını yapan ekiptir. Dr. Alfred adlı beyaz bey, ameliyatın bütün başarısını…

Tılsım – (Dolun)Ay; Geçmişe Düşen Yakamoz

(Dolun)Ay… Geçmişe Düşen Yakamoz “Keşke dönmesem, keşke tanıdık gelmese ardımda bıraktığım yollar. Ve ben kendimi yine aynı yollarda yürürken bulmasam. Söylenilenler bugün gibi aklımdayken; bugün, söylenilenlerden çok farklı… Anılarla, geçmişten geriye kalan izler çok farklı… Bir süre sonra neden geçmişteki gibi olamıyoruz diye sorgulamayı bırakıp, geçmişin bir daha asla geri gelemeyeceğini öğrendim… Yitip gidenlere, geri dönüşü olmayan geçmişime, dünümde ölen geleceğime…” Ne kırılan bir bardağın parçalarını yapıştırınca o bardak eskisi gibi olurdu; ne de yaprakları sonbaharda dökülen ağaç, ilkbaharda yeniden yaprak açtığında eskisi gibi olurdu… “Eski” geçmişin gizine esaretti. O, geçmişin “giz”ine hasret… Geçmişe duyulan özleme çok kızsa da bizzat kendisinin özlemler içinde kıvranmasına engel olamamıştı… O çok kızdığı özlem; yüreğinde bir ateş olmuş yanmıştı… O da; unutkanlık tohumlarını saçmıştı…