İçeriğe geç

İnecek Var! Yazılar

Carga la Tromba Edebiyat !

İçli Bir Türkünün İçi

417188_208748989226460_1938204504_n

 

Biz,
Sıvasız evde büyüyen çocukların çocukları
Yani bir apartman dairesine çocukları ile beraber taşınanların.
“O duvarlar anamın duasıyla sıvalı” derdi, yıkılmaz,
Başımıza yıkılsa da yarınımıza yıkılmaz.
Vakit, açlıktan duvarların bile yıkıldığı vakitti hâlbuki
Nefesleri kokan, sabırları tüten adamların vakti.
Öyleydi;
Duvarlarında keder adlı çivilerin çakıldığı
O çivilere mukimlerin, kan çanağı gözlerini astığı evler.

Elimden tuttu ve şöyle dedi babam
Bak oğlum, bu evlerde içli bir türkünün içi var

Biz,
Pazarda su satıyor diye zabıtadan tokat yiyen çocukların çocukları,
Yani dişini sıkmayı, ismini söylemeyi öğrenmeden evvel öğrenenlerin

TESELLİYE İNDİRGEMEK

‘’Uzun zamandır kendisinden haber alınamayan tavus kuşunun aksine,
Geride kalan her fragmanda varlığını hissettirir, mevzudaki kargalar…’’

Kendime eziyetim, ahlakı fazıla!
Görmemeliydim, bir araba ağlayan adamı,
Duymamalıydım hep bir ağızdan…
Kâğıttaki memnun olmadığım eksik düşüncelerimin,
Gönüllerini alırken, mürekkep kurumuş mu?
Dün akşam, benden daha rahat uyumuş mu?
Nedir bu mutluluk düşmanlığım?
Kar yağıyormuş evin içine,
Ben, saat kaç olmuş, hâlâ dışarıdayım.

Psişik Mevzular 42, ” Ben Virgül Bu da Sevgilim Sokak “

ABD’de kolej kampüslerinin açık pencerelerinden, “ Em, dedim sana, em onu! –üflemek sadece içindekini dışa vurmaktır! “ sesi duyulur. “ Belki kötü bi’haber verildi. Belki bi’haber kötü verildi.” dese de İsmet Özel, kötü haberin kötü verilişiydi yaşadığı o gece. Oysa kötü, kötünün kötüsüyle kıyaslandığında normale dönerdi. Dönemedi; aksine son derece gergindi. Sanki bi’yerlerde birilerinin başladığı geri sayım henüz bitmemişti. Hissedilen geri sayım hatrı sayılır gerilim yaratır. Gergindi, geceydi, yürüyordu ve içini ve dışını aydınlatacak bi’ışığa ihtiyaç duyuyordu. Dışının ihtiyaç duyduğu ışığı O temin etti yine O’na. (kim bilir, belki de içinin ihtiyaç duyduğu ışığı yine O temin edecekti) Durdu ve adeta silah gibi çıkarttı zırva defterine… “Kendini noktalama işaretlerinden birine benzetecek olsa, şüphesiz virgül olurdu bu. Hiç bi’şeyin başında ve…

Gömülü Beklemek…

images (2)

Kalbimden alnıma dayadığım bu merdiven,
Rahat inebilsin diye bütün beklediklerim.
Gömdüğümüz “beklemek”lerin yeri belli olsun diye
Alnımızdaki bu kırışıklıklar.
Ve kırışıklarımdan kelâmıma gizli bir geçittir öfkem.

Öfkem, sözlerimin medhâli…
Aklıma gelmeyen bir cümle.
En çok susmak iz bırakır,
Ki; bu sükûtu, o izlerden tanırım ben.
Sükût ile boğuyoruz getirdiğimiz cinneti.
Öfkelenmemiz gereken günleri öfkelenmeden geçiriyoruz.
İçimizdeki ağaca farkında olmadan “keşke”yi kazıyarak,
Aslında çok arayacağımız günlerden geçiyoruz.

Teneffüs Sonrası Selam Yazısı

“Yazsana birader”, “niye yazmıyorsun?”, “yazıyorsun da yayınlamıyor musun?” ve ardı arkası gelmez sorulara en kolay cevap “bilgisayarım yok ortağım”dı. Bu çağda sığınılacak en komik bahane bu olsa gerek. Yazmak dediğin eylem bir kâğıt bir de kaleme bakar (mı?). Yazmak devrimci bir eylem değildir ve en çok da sıradanlaşmak bunaltır beni. Okumak ise esaslı bir devrimci eylemdir ve testiyi tekrar doldurmadan yola koyulamazsın. Yazdıkların okuduklarını kusmaktır nihayetinde, beyninin hazmettiklerini saklar, gerisini kusarsın. “O nasıl laf lan” derseniz eğer önce edebe davet ederim sizi. Bir seneyi aşkın süredir kus(a)mayışımı ve yazmanın niçin kusmak olduğunu anlattığım bu saçma, kısa, yarın unutulacak/unutulması elzem kelimeler yığınını okumak için “devamı”na tıklayabilirsiniz.

Ağustos Böceğinin Savunması

Yıllar yılı sessiz, sakin olmak övüldü, salt çalışmak telkin edildi. Aza kanaat erdem sayıldı, çoğu tercih edenler ise tamahkârlıkla suçlandı. Bunun nedeni elbette, toplumsal varlık insanın kültürlenmesiyle ilgili. Bu kültürlenme düşündüğünüz gibi ‘’Minor Asia’’ da cereyan etmemiş sadece. Antik Yunan’da Zeus’ tan ateşi çalan Prometheus’un ezber bozması… İlk çağ Yunanı tekniği- bilimi ve sanatı, Tanrılar uğraşı sayarak, onu elde etmeyi haddi aşma ‘’Hybris’’ sayması… Yine bir La Fontaine fablı olan ‘’Ağustos Böceği ile Karınca’’da gördüğümüz enstrüman çalmanın boş eğlence; beden ile çalışmanın ise erdem olarak aktarılması, düşüncelerimize küçük yaşlardan itibaren zerk edilmiştir. Çalışmanın erdemsizliğini iddia etmiyorum. Onun karşısına bilim ve sanatın konulması ve yerilmesini eleştiriyorum. Öğrencilerin hatta eğitimcilerin ortak görüşü: resim, müzik ve beden eğitimi, puan yükseltmek için konulmuş önemsiz…

Kafes İçin Ağıt

“Alaycı Kuş”lara İthafen…

Perdelerin arasından süzülen güneş odasındaki karanlığı aydınlatmaya çalışıyordu. Bir sonbahar günüydü ve loş odasında puslu bakışları göz kapaklarından kurtulmak istiyordu. Lakin göz kapaklarıyla buna imkan vermiyordu. Sanki gözlerini açacak olsa odasını aydınlatmaya yetmeyen güneş, bir anda gözlerini aydınlığıyla boğacakmış gibi hissediyordu. Ruhu öyle bir karanlığın tesiri altındaydı ki, bırak gözlerini açıp perdeleri aralayıp güneşe bakmayı, odasına süzülen küçük ışık huzmeleri göz kapaklarının ardından bile gözünü alıyordu. Hasta yatağında duvar tarafına dönmesiyle yüzünde hemen duvarın soğukluğunu hissetti. Telefonundan bir mesaj sesi işitti. Okuyup, okumamak arasında gidip gelse de, telefonunun sesini de kapatma düşüncesiyle telefonunu eline aldı. Duvarın soğukluğunu kat be kat aşan bir soğukluk yüreğine çöreklendi: “Ölüm”

“Kaybettik”

Ölümler muhakkak ki bir kayıptı geride kalanlar için. Gidenler için de kimi zaman kayıp, bir ömürdü. “Öldü” diyemeyince “Kaybettik” derdi insanoğlu. Ve bundan sonra em küçük kaybında dahi ölümün soğukluğuyla ürperirdi yüreği. Eğer kaybeden yüreği ise…

Yatağından yorgun haliyle kalktı. Göz pınarlarına dolmuş yaşlar; ne akacak kan damarda durmaz dedi ne de su akar yolunu bulur dedi. Gözbebeklerinde ölümle birlikte öylece donup kaldılar. Ağlamadı, boğazında düğümlenen koca bir yumruya rağmen yutkunmaya çalıştı aynada karşılaştığı gözbebeklerinin karanlığında kaybolurken…

Sol Koluma Saplanan Şarapneller-II

10681916_10153189306018986_428579690_n

“Ne diyebilirsin ki” dedi. “Her şeyin bittiği bir noktada ne diyebilirsin.”

Soru işareti koymadım, çünkü soru olarak söylenmedi bu cümleler. “Diyecek hiçbir şeyin yok” yada “durumu değiştirmeye değer diyecek hiçbir şeyin yok” cümlelerinin atarlı zaman çekiminde soru(mtrak) hali…

“Kalbimin kırıklarından, bir hayale yama yapabilir misin” dedi akabinde.

Düşündüm “ne diyebilirim” diye… Desem neyi değiştirebileceğim diye,

Düşündüm….

“Önce ölü çocukları gördüm. Ardından ölü adamları ve kadınları… Sonra onların da çocukluğunu gördüm. Anneleri ve babaları belirdi arkalarında.

Çocuk dedim ya işte; defterimin doğusunda hep bir kan izi. Her daim Mirzahid damlar oraya. Göğsünün altında cenneti taşırdı, yürüdü göğsünden içeri Mirzahid. Dünyaya on iki yaşı kaldı…