İçeriğe geç

Kategori: Genel

İlkeleri Kuşatılmamış Şiir

Dur, şurada akşamdan kalan yarım saatlik uykum var. Zehretme! Bilmiyorum o meseleleri. Gözlerimle girmişim derde, bir de sen üstüne, Tamam, ağlama, anlatırım bir perde. Önce kuşatır seni baştan aşağı karanlık, O kavramadan seni, tutmalısın nefesini. Korkularından vazgeçeceğin kadar uzun, Güven duyacağın kadar da zifiri. Sonra suyun intiharıdır, senin hayat sebebin, Düşen her yıldırım, rastlayacaktır bedenin, Üşüyüp, kuruyup mahçup olunca dilin, Kelimeler çürüyecek, dökülüp kum olacaklar. Berduş değilsin, baksana zincirine? Verilse kanatların, uçar mısın? Söyle! Şefkati yazma, sınama; belki varoluşuna sebep, Suyumuza karışmamalıydı, tek damla mürekkep. Merhametini dert etme, o hep şu dağın ardında, Kör olan sen değilsin, senden gayrı her nokta, İki gözünün arası, belki biraz daha yukarda, Esir almadan seni, teslim ol. Kıpırdama! Bilirsin, zamanı hapsedemez gizlersin. Sonra gölgelerini…

Psişik Mevzular 40, ” Lâ Rahate Fîd Dünya Kovboy! “

                                                                                                                      Bekleyecek bi’şeyi olmayanlara, kalmayanlara… Semt sakinleri tarafından isabetli bi’unutkanlıkla kaybedilmiş parkın pek bi’asık suratlı bankında Ankara stili* ile oturmuş, not defterinin ırzına halet-i ruhiyesinin kamışı ile geçiyordu ki son model zembili ile tepesinde bitiverdiğini ancak fark edebildi. ” Yazık ” dedi ve oturdu, destursuzca. İstanbul stili** ile hem de… Asabı bozulmuş, uzleti sekteye uğramış, bütün aurası ürkmüştü. Ne yeri ne de zamanıydı.…

Tüm Durumlar Sabit

386881_10201027370434853_540085478_n
Zannediyoruz ki; kışın soğuktan ölenler
Yazın hakikaten yaşıyorlardı…
Hâlbuki ekonomiye hiçbir faydası yoktu
Donarak ölen bir bebeğin,
Enflasyon sepetindeki katı meyve sıkacağı kadar.

Durdurun artık, artmasın daha fazla gelir
Artıkça ağırlaşıyor,
Düşerse rezil oluruz, yerler hep kir
İşte köşede ölüyor biri
Sebebi başına düşen milli gelir

Otogarlar, Otobüsler, Oteller ve Şiirler

Şiirler en fazla otogarlara, otobüslere ve otellere yakışıyor… Otogarlardaki ayrılışlar, belki hayatın wc molası, belki de ayışığında metal tabaklarda yediğin günün özeli. Geçmişi özlememizin, nerede o eski… ler? dememizin nedenlerinden bir de bu değil mi? Bildiğimiz, yaşadığımız içkin olan zamanları, hiç bilemeyeceğimiz, o nedenle de sınırlı bir şekilde yön verdiğimiz -gelecek- e tercih etmemiz. Otobüsler, saatlerce tanımadığın insanlarla amaç birlikteliği edindiğin ve seyahatin cari zamanından kopup ontolojik düşüncelere koyulduğun zaman küpleridir. Bavulunu eline almanla birlikte hareketsiz düşünme hali, hareketli bekleme haline dönüşür. Bu sürede gelecekle ilgil bireysel emeklilik, yatırım, kaldırım vs. şeyleri değil, vücudunda meydana gelebilecek çizgileri anlamlarla doldurma derdine düşersin ve sonunda kendini, kendi mezarının ayaklarının dibinde hissedersin. Otogarlarda insanları izlemek, tekrarını izleyemeyeceğin bir gol gibidir. Her insan ayrı…

Gün’aydın mı?

Uykuyla uyanıklığın birbirine sarmaş dolaş olduğu ve aralamaya çalıştığı gözlerindeki bulutların arasından baş ucundaki saatini görmeye çalıştı; saat 11’e geliyordu… Uyanmak için göreceli olarak geç bir vakitti lakin yine de uykunun eteğine sığınmak istiyordu. Perdenin arasından odasını aydınlatmaya çalışan güneş, onu uyandırmak için fazlasıyla cılız kalmıştı. Gözlerindeki bulutlar mı gökyüzünündü, gökyüzündeki bulutlar mı gözlerine dolmuştu bilmiyordu. Ne zaman uyansa bir soruyla bütün ümitleri infilak ediyordu: “Bu güneş, hangimizin yüreğinde açılan karanlığı aydınlatabilir ki? Ya da bu uzun geceler hangi sahtekarlığı hangi yalanı hangi haksızlığı hangi acıyı saklayabilecek kudrette ki?” Uyandığı an içinde ayaklanan uyuma isteği de bundandı işte… Kalbine saplanan ümit şarapnelleri… Lakin gözleri açıldı mı bir kez, bir daha öylece atılamıyordu uykunun derinliklerine. Yitirdiği huzuru bulmak istercesine dönüp durdukça…

OTOGAR

Uçurumda kör gibi kalakaldım. Yapışıyorum kayalara, ellerim kanıyor; Ayaklarım, tırnaklarım kayıyor. Tutamıyorum sana verdiğim sözleri. Aşağı da pek çok kez baktım belki. Korkmak… Anlayamadığım bir şekilde, Hazırlanmam sona ermiyor. Zengin işi tabutumdan inerken, Yorgunluk dizlerime perçinlenmiş. Seni arıyorum mahşer yerinde, Çareler nefesimle tükenmiş. Nedamet… Buradan en başa dönemezsin. Buraya kadarını da silemezsin. Dev gibi bir kuş geçiyormuş üzerimden. Duyuyorum kanatlarının sesini, Hissediyorum rüzgârını, yelini, Namussuz her yeri gölgeledi. Endişe ve hayret… Benim şarkılarım çalıyor, Bu kuyunun en yüksek yerinden. Ölmüştüm son keresinde, Bırakıp gitmiştim sizlere pastelleri, Güneş her doğduğunda, Akarmış üzerinize lekeleri. Hasret… Biliyorum, gök çok gürledi. Gürledi de dökmedi, Bir damlasını peşimden. Sorma, sana haber vermeyeceğim, Biletli değil, ayakta gideceğim. Ellerim, bedenime nezaketen, Bunca uğraştan sonra da düşeceğim. Ve…

Dokuza Güzelleme ve Zamana Veryansın

Dilime kilit vurdum.Nice aksakallının yoldaşlığındaMelekler atlandı gök ağlamadan evvel.Ebemkuşağına büründüler sonraIşıklarıydı, sinemde parlayan maviVe kanatlarıydı, hürriyet sevdamın rengi.Hasreti şükür bildim, vuslatı tövbe…Beynimde, yeni sağılmış,Amber kokularıyla bezediğim binbir düşünce.Fikri fısıltılarla dokudum.Nicesinden rahatsız oldu sağır kulaklar,Yazdıklarımı -şükür ki- ancak kendim okudum.Gök ağladığında,Açtığında ellerini toprak,Sandım ki; gök çökecek ve yer yarılacak…Küçük kıyametler koptu gizliden,Eylüller saplandı bağrıma,İstese; güneşler yağdırırdı zulme…Gün geldi,Eylülden daha çok karardı Nisan…Boyunlarını büktü melekler,Kaybetti rengini ebemkuşağı…Ağlamayı unutunca gök,Sakallarını serpti göğün aksakallıları.Dokuz tuğ kaldırdım dokuz yiğitle.Dokuz diyardanDokuz ak güvercin uçurdum dokuz nâmeyle…Göğe saldım figânlarımı gün be gün;En çok ‘ben’ ağladım.Zaman ağlamasın diye… Mart’09

Seni seviyorum dememek için- 1

Ekmek fırınları gibiyim Dışardan tatlı bir kızıl, içim bin santigrat Bu kalbim yapış yapış Nereye gitsem bir parçası kanıyor Sanki isim benzerliğinden Polis beni arıyor Yeni asılmış çamaşırların kokusu Güneşten gözümü açamam ki Novum Organum ve yüzümün terlemesi Bilgi değil, seni sevmek meselesi Küçücük pastalar, şerbetli kalpler Çığ, şeker gibi beyaz Ölüm gibi soğuk, sensizlik Aynamın sırlı tarafı Ben sensiz, bitkisel ve çaresiz Antik yeraltı şehirleri gibi Yaşanmış ve ayaklar altına alınmış Kıyamet gibi, günü beklenmiş Zamanı gelmemiş, kavuşmamızın