İçeriğe geç

İnecek Var! Yazılar

Carga la Tromba Edebiyat !

Psişik Mevzular 34, ” Kelimesizler “

” Yazı, soğuk sıcak, yağmur çamur demeyip ellerini ceplerinden hiç çıkartmayanlara ve de karşıdan karşıya geçerken önce soluna sonra sağına sonra tekrar soluna; yolu tam ortalamışken dönüp bi’de arkasına bakanlara, yani Kelimesizler’e ithaf edilmiştir. “ – Bütün kelimelerini yıpratmış bi’adam olarak konuşuyorum şimdi. Başka türlü anlaşılma ümidi bulamadığım için bu yolu seçmiştim halbuki. Ya kelimelerimi kullanarak kazanacaktım ya da kelimelerim tarafından kullanılacak; rezil olacaktım. Kelimelerimi kullanmayı tercih ettim. Sonuç şaşırtıcıydı; kazanamamıştım. Kaybetmemiştim de ama kelimelerim… Kelimelerim yıprandılar. Aslına bakarsan hayat bu ikilik arasında sıkışıp kalmamı istiyordu ya da ben öyle anlamıştım. Bense bu sevimsiz durumu samimiyet ve masumiyetimle alt edeceğimi düşünüyordum. Olmadı. Şimdi, kavram bakımından hayata yüklediğim anlamı boşaltmaya çalışıyorum; çünkü bu haliyle hayatı hiç beğenmedim. Birinci seçenek denenmişse eğer…

Psişik Mevzular 33, ” Delilerin Canı Sıkılmaz “

 ” İnsanlar bir kangal sucuk için abisini, bir simit için amcaoğlunu, kızarmış bir dilim için komşusunu, bir lokma için tanımadığı birini vurmaya hazırdı. Bu arada, bir, yanda, Orsay Rıhtımı’nda yirmi üç inzibat öldürülüyor; Öbür yanda, Latour-Mauborg’da bir balıkçının kovasından bir hamsi aşıran, ama kaçamadan yakalanan bir Hollanda konsolosu taşa tutuluyordu. Bir yandan da Wargram’da, birkaç kuruş için yalvaran bir garibana aç olmanın kibarlıkla bağdaşmadığını anlatmaya kalkan, paçası ibrişim oyalı bir marki baştan aşağı kana bulanana kadar dövülüyor; öbür yanda Raspail’da sarı kıllarla kaplı iriyarı bir Viking, boynundan kan sızan topal bir ata binmiş, hoşlanmadığı adamları oka tutuyordu. “ Yukarıdaki paragraf resimdeki kişiye aittir. Aşağıdaki yazı ise resimdeki kişiye ait değildir. Ayrıca ve yine aşağıdaki yazıda sıkça zikredilen O kişisi ile resimdeki…

Ramazan Ville

Teravih namazı için yola düşülürdü. Yola düşmek dediysem (Ramazanın iple çekilen eğlencelerinin başında gelir çünkü teravih namazı) koşar adım en arka safta, en kuytu köşede yer kapma yarışına koyulmaktı, bu yola düşmek. Hoş kendini bilmez amcalar kızardı ama olsun, biz keyfimizce güler, türlü numaralarla yanımızdakini berideki güldürmeyi başarırdık. Namaz çıkışı, mahallenin delikanlıları kahveden cigarayı ciğerlerine depolamış, taş ve kağıt oyunlarının hepsinde şansını denemiş, en demlisinden çaylarını içmiş, namazdan daha yeni çıkmış havası verdikleri nuraniyetleriyle (ki tüm mahalleli, hangi yaş grubunun, hangi mekana gittiğini, yaşanmışlığın verdiği tecrübeyle bilmesine rağmen) mahallenin yolunu tutarlardı. Kapı önünde öbek öbek toplanmış insanlar, her gün görüşmelerine rağmen tekrardan aynı konuların üstlerinden geçer, Ramazanın uzunluğundan, salatalık ve karpuzun susatmadığından dem vururlardı.

Sahurda masanın baş köşesi kapılır, yarın öğle namazına kadar tutulacak tekne orucu için, tekne iskeleye sıkı sıkıya bağlanırdı. İftar da şikayet ettirecek bütün malzemeler hazırdır, börekler, çörekler yan yana dizilmiş, evin babasının küllüğü itinayla masaya ilk konulmuştur. Baba dar sahur vaktine, çok sigara sığdıracak hesabı, bildiği bütün aritmetik formüllerini kullanarak bulmaya çalışırdı. Anne evin kahrını gene sırtına yüklenmiş, kimin kaç bardak su içtiğini hesap etmeye başlamış, eksik olanları takviyelemeye koyulmuştur. Davulcu sahurun ortasına yetişir, her gece çıkılan pencereden gene davulcuya bakılır. Mani söylüyor mu diye kulak kabartılır, lakin tok bir sesden, ve babanın girin içeri ikazından başka bir şey ilişmez kulaklara. Hummalı çalışma ezan sesinde biter, bu sefer ciddiyetle sabah namazına durulur.

Acıların Mabedi: “Öteki”

Katran karası günler zift gibi yapışıp kaldı sanki ufkumuza. Her yeni günü umutla beklediğimiz doğrudur lakin umudumuz yorgun, güneş her gün bizim için doğuyor olsa da güneşimiz karanlığa esir… İnsanlar çalışıyorlar, yiyip-içiyorlar, geziyorlar, eğleniyorlar, seyrediyorlar, dinliyorlar, uyuyorlar; uyanamıyorlar… Olur da bu döngü kapanında ne vakit kederden kavrulacak olsalar karanlığın çöllerinde; duydukları ve gördüklerinden kaçıp sığınacakları huzurlu limanın serabı, onları her dem usulca uyuşturmaya hazır nasılsa. Toplum olarak öyle günlerden geçiyoruz ki , insanlığa tutunmaya çalışırken yorgun ve nasır tutmuş ellerimizle; insanlığın erdemlerini taşımaktan aciz olanlar “Sen de mi brütüs” cümlesinin öznesinin ihtişamına yaraşır biçimde son tekmeyi vuruyor “Otur oturduğun yerde, devir artık yeni nesil insanımsıların ” dediklerinde; ruhumuz bütün acıların mabedi oluveriyor. Mutluluğun yolunda her şeyi mübah gören akla erildiği gün; zulme, haksızlığa sessiz kalındığı gün yitirildi insanlık. Biz “insan” olarak yaşamayı beceremeyen insan(!)ların çağında yaşamak durumunda bırakılmışlarız. Özgürlük prangasına vurulmuş köle, eşitlik ve barış prangasına vurulmuş adaletin gölgesi, demokrasi prangasına vurulmuş ötekiyiz. Bireylerin yaşadığı toplumdan, düşünmenin fazlalık geldiği fotokopi bireylerin oluşturduğu yığına evrilenlerin arasında ötekileştirileniz. İsyanımız; ruhumuza vurulmak istenen prangalara, aklımıza giydirilmeye çalışılan basmakalıp düşünce(sizlik)lere, cehalet zindanına kapatılarak köhneleştirilen zihinlere!

Psişik Mevzular 32, ” Genizdeki Kan Kokusuna Dair “

Şeyh Gaip: “Hoşça bak zâtına kim zübde-i Şentepesin sen” Yokuşlarıyla nam salmış semtimizin, bütün yokuşlarının birleştiği tepe noktasında tek kişilik barajımı kurmuş, düzdekilerle aramdaki mesafeyi dokuzonbeşe çekmeye çalışıyordum. Hakem yoktu. Terli terli bakışıyorduk, hava hep rüzgârlıydı ve yıldızlar bana onlardan daha yakındı. Onlar bana yukarıdan, ben onlara yüksekten; Şentepe’den bakıyordum. Görmek tabiatın inisiyatifindeydi. Onlar dar vakitlerinin sıkıştırılmışlığıyla ve beton duvarların izin verdiği; ben geniş ölçekli vakitlerimin olanca sıkıştırılmamışlığıyla ve tabiatın izin verdiği ölçülerde görebiliyordum. O zamanlar; Düş Sokağı Sakinleri sakin, Haluk LEVENT kel değildi. Hayata düzdekilerin surat ekşittiği; ama ebeveynlerinin içinden çıkıp geldiği kültürel noktadan yapışıyordum. Bu zaruri bi’tepkinin değil, yalın ve kesinlik arz eden bi’tercihin sonucu idi. Onlar sadece anlamıyorlardı. Misal vermek gerekirse; tespih bağımlısıydım. Tespihi kişiliğimin oluşmasında en…

‘’Fatih’in İstanbul’u fetih ettiği yaştasın’’

‘’Fatih’in İstanbul’u fetih ettiği yaştasın’’

Bu benim neslimin kulaklarında çınlayan, oradan beyninin bütün gıdıklayan slogandır. Fatih olabilmek dürtüsü İstanbul’a Anadolu’dan giden Fatih adaylarının İstanbul manzarasını seyir etmesinden, aşk hayatlarına kadar etkilemiştir. ‘’Ulan İstanbul sen mi büyüksün, yoksa ben mi?’’ (ki her halükarda ben daha büyüğümdür, çünkü ben İstanbul’u fetih etmeye namzet milyonlarca Anadolu delikanlısından biriyim), ‘’kız dediğin İstanbul gibi olmalı fethi zor, Fatihi tek olmalı’’ aforizmasına kadar geniş bir yelpazede kendisine yer bulmaktaydı.

***

Delikanlı İstanbul önlerinde kendini tahayyül ederken, beyaz atına şaha kaldırmış, gemileri Kadıköy-Karaköy hattında yürütür. Biraz mütevazi kişiliğe sahipse belki Ulubatlı Hasan olmaya razı edilebilir. Lan bak oğlum bayrağı ilk diken kişi sensin diyerekten, aklı başında bir mübarek abi tarafından. Fatih namzeti elbette ki Starbucks dolaylarında yaşayan Ceneviz kolonisine dokunulmayacağını da fermanları ile garanti altına almıştır.

Elbette ki bu otuz bin kişilik orduyu ayrı ayrı rüyalarda, hülyalarda olsa bile kurmayı başarmış gençliğin çok büyük sorunları vardır. Otuz bin Fatih namzedi emirler yağdırır, lakin büyük bir hela problemi vardır ortada. Daha Koca Mimar Sinan Ağa doğup yaşamadığından, hayal edilmemişti bu orduda. Bu kadar Fatih’in ve sayısı daha az da olsa Ulubatlı Hasan’ın hela sorunu çözülmeli, yoksa koca ordu enfeksiyondan kırılıp gidecekti. Penisilin icat edilmediğin ve dahi kimsenin de Pasteur olmak istemeyeceği, sağlık dönüşümün gerçekleşmediği de hesaba katılırsa Konstantinopolis’in sağlam surlarından daha büyük sorunla başbaşaydı Türk gençliği.

Fareli Köyün Kavalcısı

Bir sonrakinin bir öncekinden farkı olmayan günler silsilesinin sarmalına hapsedilen zaman diliminin “normal”leştirilen günlerinden biri daha akşama kavuşmuştu. İşten çıkmış, otobüs durağına doğru yürüyordu. Zihni özgürlüğüne kavuşmuş, harabeye dönmüş kalbini ve fırtınalar kopan düşüncelerini toparlamaya çalışıyordu.  Duyguları üzüntünün derinliklerinde boğuluyor, nefessiz kalınca  kaygı ve öfkeye evriliyordu, bir şey diyecek olsa kelimeleri dönüp dolaşıp sessizliğe perçinleniyordu. Uzun süredir hep bir şeyler yazmak/konuşmak istiyordu ama hep “Yorum yapamıyorum artık” cümlesine takılıyordu bütün cümleleri. Ne dese vicdanındaki yangınları anlatamayacak,  ne dese düşüncelerindeki fırtınaları dile getiremeyecekti kelimeler. Tahammülü kalmamış değildi, tahammülü hiç olmamıştı. Ona göre tahammül nasihatleri tez vakitte bırakılmalıydı,  hoşgörü ummanında kendine yer bulamayana tahammüle gerek yoktu. Sağ duyulu olamıyor değildi, sağ duyulu olmuyordu! Gözlerinin içine baka baka yüreğine hançer saplayanlara sağ duyulu davranacak değildi. İç sesi her adımda kalabalığa haykırıyordu: “Sanılmasın ki suskunluk sessizliktir! Ya tahammül ya sefer. Tahammül etmeyeceğime göre…”

Gezi Parkı Eylemlerine Dair… Meraklısına…

yeter-artik-ya-polis-cagricam_455445   Saatlerdir uyumak için kıvranıyorum, mümkün olmadı. Yazmak için sabahın ilk ışıklarını bekleyemedim. Bu siteden yazılarımı takip edenler bilir, nüktedan yahut hikâyet ederek yazmaktayım, yazmaktayız. Ancak bu sefer, affınıza sığınarak, çok doluyum ve olduğunca yazmak niyetindeyim.

Sevgili okuyanlarım, ağabeylerim, ablalarım, kardeşlerim, arkadaşlarım… Gezi Parkı olayları kulağımıza ilk ulaştığı anda, azgın kapitalizme bir çift lafımız vardı, sosyal medya aracılığı ile ettik. Lakin ertesi gün iş çığrından çıktı. Polis, hepinizin malumu mu bilmiyorum ama, öyle bir şiddet uyguladı ki; insanım diyenin yüreği parçalanırdı. Benim parçalandı. Site aracılığı ile zulme dair yazıyı da o sebepten yayınladık. Ve arkası gelmez protesto gösterilerini arkası gelmez polis şiddeti izledi. Biz izlemedik, yaşadık. Bileniniz bilir, başımdan çeşitli badireler geçti benim. Ama başıma gelen badirelerin hiçbirisinde başımı yastığa koyduğumda ağlamadım. Hiçbirisinde yatmanın inandıklarıma ihanet olduğunu düşünmemiştim. İlk defa yaşadım bu duyguları. Size uzun uzun yaşananları, yaşadıklarımı, yaşadıklarımızı anlatacak değilim. Görmek isteyene meydanlar sonuna dek açık. Merak edenler, benden dinlemek isteyenler de bana bir şekilde ulaşır. Derdim apayrı…