İçeriğe geç

Kategori: Genel

Bir Adam Batırma Hikâyesi-I

AdsızCumartesi günüm Ehligevi Adam’ın sesiyle başlıyor: “Ortak, 2 saate oradayım.” Perşembe akşamı iştahsızlıkla başlayan hastalığın son demindeyim esasen. Cuma akşamını cumartesi öğleye bağlayan kütük gibi yatmışlığım yetmemiş ama Ehligevi hem ilacım hem de konuşulacak çok mühim meseleler var. Ehligevi’ye sormadan “O”nu da çağırıyorum, üçümüz takılırız. Hakikatte “O” bize takılır, “O”nu da bu yüzden çok seviyorum belki. İstekte bulunmaz, öneri sunmaz, hiç konuşmaz. Çorbanın tuzu gibidir biraz. Çayın şekeri, gitarın teli, yazın sıcağı, kışın ocağı, denizin sesi, melodinin esidir nihayetinde. Ehligevi de sever onu, etliye sütlüye karışmaz, kimsecikleri kınamaz. Ana baba bacı, acıların ilacı, evin huzuru, aşkın muzuru, bilginin kusuru, sular gibi durudur hakikatte.

Psişik Mevzular 36, ” Sevgili Sibel Kadastro’ya Her Şey Dünkü Gibi Mektubu “

Hayat, kalıcı bir hafıza kaybıdır. Koca Herif Sevgili Sibel Kadastro, “Ne kalır sana?” demişti Koca Herif 2003 yazında geleceğe dair planlarımı anlatırken ona. ” Sen bile sana kalamazsın ki! Kaç an yakalayabilirsin mesela mazinde, yüz kaslarını müspet manada kendiliğinden harekete geçiren? Her şey aynı, her şey dünkü gibi şu üçotuz paralık dünyada… ” Aslında bu iç karartıcı meseleye mektubunda yer vererek canını sıkmak istemezdim, fakat yokluğunda üzerime daha bi’çullanan hayatın gittikçe kilo aldığını fark ediyorum. Fakat Sevgili Sibel en azından o gün (birazdan bahsedilecek gün) bana kalsaydı diyorum şimdi. Kabahatler kanununu ihlal ettiğim gerekçesiyle ( biraz da arıza çıkartmış olabilirim ) yaka paça karakola değil, seninle güle oynaya Karaköy’e inip çaya düşmek isterdim. Ama o gün, bana değil O’na kaldı. O,…

Diplomam Var Lakin Konulara Mezun Değilim

imagesCADSMI2PBirer çay çek usta” dedim, “bir de en fiyakalısından kâğıt ve kalem.” Kâğıt, fiyakalı müsveddeler yığınından özenle seçilmesine rağmen kalem şu bir kere kullanınca tükenen turuncu renkli mavi kapaklı meşhur cinstendi. Olsundu, aylar sonra, yazmak iştiyakı merhaba demişti. Mevzular sığdı, gün kısaydı, yazılacaktı.

“İnsan en çok çayla demlenir, demli çayla biraz demlen, kahve göndereyim.” Ah be ustam! Sen demini çoktan almışsın da biz hâlâ çakırkeyfiz.

“Abi arkadaş gelmeyecek sanırım, gelince getireyim onun çayını, iki seferdir soğuyor, geri götürüyorum.”

Çıraklar hep münasebetsizdir zaten. Edep dersinden bütünlemeye kalmış, empati dersinden kırık not almışlardır. Canları çok acıdığından can acıtırlar belki. En çok da çırakların canı acır aslında. Kötü niyetli değil elbet ama bir çırak bana abi dedi n’eyleyim?

Bukalemun

Gülümsedi ve çayından bir yudum daha aldı. Yalnızlığın hüznünü yutkundu. Çayın sıcaklığı titremelerini dindirmiyordu. Bir an kalabalığın uğultusunu aralayan müzik sesinden de sıyrılarak, sessizliğe bıraktı kendini. İnsan en çok da kalabalıklar içinde yalnız hissediyordu. Yüreği mahşer yeri olmuştu sanki… Ansızın dirilen acıları ve özlemleri devrim yapıyordu yüreğinde; duygularının anarşisinde çaresizce bakakalıyordu kalabalığa hiçbir şey olmamış gibi. İlerleyen zamanı seyre dalan gözleri saatine takılıp kalmıştı. Hareket eden akrep ve yelkovan, sessizliğe mahkum edilmiş sözcüklerinin bağrına saplı iki ok misali, giderek daha “derin”ine saplanıyordu adeta. Aklından türlü türlü düşünceler geçiyor, içindeki kaos çığ misali büyüyordu. İnsan en çok da kalabalıklar içinde yalnız hissediyordu…

Psişik Mevzular 35, ” Ebedi Pişmanlığımızın Özeti “

-Bu bi’alınlıktır-* “ Zaman zıvanadan çıktı. “ William Shakespeare 1-Bi’takım kozmik kaygılar 2-Hilkatin sırrı 3-Yuvarlaklığıyla meşhur bu kaygan zeminde bulunuşumuzun gayesi Bütün bu sorular cevaplarıyla eşleşince çıkarılacağımız ruh yolculuğunda karşılaşacağımız ilk sualin “ Anladın mı? “ olacağını düşünenler, uyku ile uyanıklık arasındaki tanımı imkansız sanrılar âlemi ve varlığı henüz tespit edilememiş kara delikler… Cümleten Selamaleykûm! – Ebedi Pişmanlığımızın Özetidir-                                                       Zaman Kaybından Öldü! ( , ) Uzun zamandır kafamın içinde kontrolsüzce sağa sola yalpalayan sis bulutunun içindeki kargaşada siluetini netleştirmek isteyen, sıra dışı hikâyesini dinletmek için zihnimi fena halde zorlayan bi’çaba içindeydi sanki. Zihnimin…

Kara Yazı

Yıl 2009, bir kaç sene öncesi.. Yer, Kayseri.. Ramazan Bayramı’nda şeker toplamaya çıkan ve kaçırılan 3 çocuk.. Kaçırıldıktan 2 sene sonra ölü bulundular.. Artık çevre ilçelerde bayramda hiç kimse çocuğunu şeker toplamaya gönül rahatlığıyla yollayamıyor.. Artık insanlar sokakta gördükleri sevimli bir çocuğun başını okşamaktan imtina eder olmuşlar, yanlış anlaşılma korkusundan dolayı.. Ben de şu karşıda duran iki çocuğa birer çikolata ısmarlama hayalimi geçmiş bir zamana ertelemek zorunda kalıyorum, 2009’dan daha önceki bir zamana.. BELLEĞİMİZİ KİRLETTİLER  

MAMAN

afgan çocuk

İlk gördüğümde, belki de aylardır ilk kez gördüğü sıcak ve temiz yatakta uyuyordu. Çekik gözleri, tombul yanakları ve kavruk teni ile bütün çocuklar kadar sevimli; soluk teni, bitkin bakışları ile hastane kadar soğuktu. Babası başında bekliyor, sorulara cevap veremiyor, başını iki yana sallayıp anlamadığını söylüyordu. Anlayabildiğimiz tek şey babanın gözlerinde ki çaresizlikdi.

Doktorundan hademesine kadar bütün hastane seferber olmuş, el kol hareketleriyle bir şey anlatabilme peşindeydi. Bir tür oyun olmuştu sanki, sessiz sinemanın bütün teknikleri kullanılıyor, gülüşmeler odayı dolduruyordu. Babası da artık olanları gülümsemeyle karşılıyor, başını iki yana sallamayı ihmal etmiyordu. Hademeler kendi aralarında toplanıp, oynamaya başlamışken hemşireler odaya girdi, ilki ‘’dün İngilizce sordum’’ cevap vermedi dedi, öteki ekledi ‘’biliyorsunuz ya benim çocukluğum Almanya’da geçti, Almanca dahi bilmiyorlar’’ diyerek kahkaha attı. Bu oyuna bir tek çekik gözlü çocuk katılmıyordu. Gözleriyle olanları takip ediyordu.

Çekik gözlü çocukla ilk kez ben iletişime geçtim. Muayenesini yaparken morarmış koluna dokunduğumda ‘’ah’’ dedi. İlk ve son konuşabilen ben olmuştum. Acı bütün dillerde aynı anlama geliyordu sanırım…

Psişik Mevzular 34, ” Kelimesizler “

” Yazı, soğuk sıcak, yağmur çamur demeyip ellerini ceplerinden hiç çıkartmayanlara ve de karşıdan karşıya geçerken önce soluna sonra sağına sonra tekrar soluna; yolu tam ortalamışken dönüp bi’de arkasına bakanlara, yani Kelimesizler’e ithaf edilmiştir. “ – Bütün kelimelerini yıpratmış bi’adam olarak konuşuyorum şimdi. Başka türlü anlaşılma ümidi bulamadığım için bu yolu seçmiştim halbuki. Ya kelimelerimi kullanarak kazanacaktım ya da kelimelerim tarafından kullanılacak; rezil olacaktım. Kelimelerimi kullanmayı tercih ettim. Sonuç şaşırtıcıydı; kazanamamıştım. Kaybetmemiştim de ama kelimelerim… Kelimelerim yıprandılar. Aslına bakarsan hayat bu ikilik arasında sıkışıp kalmamı istiyordu ya da ben öyle anlamıştım. Bense bu sevimsiz durumu samimiyet ve masumiyetimle alt edeceğimi düşünüyordum. Olmadı. Şimdi, kavram bakımından hayata yüklediğim anlamı boşaltmaya çalışıyorum; çünkü bu haliyle hayatı hiç beğenmedim. Birinci seçenek denenmişse eğer…