İçeriğe geç

Ay: Mart 2017

Elimde Çok Az Keçi Kaldı

Ferhat Armut- Bekleyiş (elektro)   Bugün ahretin ilk günü gibi, rahvan yürüyen azgın atları çocukların üzerine sürüyorlar! Pelteleşmiş zihnimin dışa vurumu hezeyanım; güneş tam tepemde gölgemi görmek istiyorum Konsantre edilmiş vahşete sövmenin en güzel ifadesi, karanlıklara sığınmaktır. Koyu havalarda daha bir ciddiyetle bakıyorum hayata, geceleri çift saymamın nedeni bu olabilir mi? Champ Elysee’de topuğu kırılan madam ile La Fontaine’de çöp kutusunun yanındaki kızı aynı kefeye koyduğumda, kantarın topuzunun başına madamın topuğuna gelenler geldi. Ölü evinde cümbüş yapanların informel ahlakları, sakat düşünceleri geçer akçe, Masada başka türlüler, antiklerden söz alarak müsaadelerinizle: Oğullarının dişlerinin kamaşması, babalarının yediği koruklardan mütevellit, Sizin için iyi dileklerim vardı ama o kadar uzundu ki mumlar eriyiverdi. Başka yerlerde oyun oynayan çocuklar var elbette, onun için kıyamet henüz…

Şarapneller-VI

“Bu, hepsi bu” diyerek bitirilen cümleler, insanın yutkunduklarından yonttuklarıdır esasında. Konumuz bu değil. Defalarca yediğin yemeğin bir kırıntısı, dişinde saklı çürüğe öyle bir temas eder ki, bütün vücudun sızlar. Burada sana sızı veren kırıntı mı, dişinin yarası mı onu bilemezsin. Mevzuyu, göğsünüzün ortasına nefes darlığı gibi bir sıkıntı çökerten bazı kelimelerin, içinizin ücralarına dokunuşuna bağlamayacağım. İşin açığı bağlayamam da. Çünkü bilemezsin; nefesini kesen kelimeler midir, yoksa insanın içinde bir yerlerde sızlamayınca bilemediği yerleri mi? Konumuz bu da değil. Bilinen ve bilinmeyenden öte bilmek isteyen, söylenen ve söylenmeyenden ziyade her şeyi duymak isteyen, kalem ile yazmayı, akıl ile akletmeyi öğrenen insanoğlu, köpekler gibi uluya uluya ağlamaya başladığı vakit, “had” dediğimiz bir hakikatle karşılaşıyor. Çünkü köpeklerin uluya uluya ağlamasına zikir denilirken, kendisinin…

Şarapneller-V

“Yok yere kahretme, bela okuma, beddua döner dolaşır insanı bulur” derlerdi. Bir vakitti, şöyle demiştim; “âh ulan hayat, sana sırt dönenin sırtı yere gelsin” Sırtı yerin yedi kat dibine geçiyor da insan neye sırt çevirdiğini anlayamıyor. Kör kuyularda merdivensiz kalmaktan şikâyet eden insan, esasında kendi kuyusunu, elleriyle yuvarladığı kayalarla kurutuyor. Göğüs kafesinde, sağlı sollu son iki kaburganın arasına birer kanca takıp yukarı doğru kanırttıkları, bir yandan it gibi yorgan altında titrerken diğer yandan sırılsıklam bir yastıktan başını terlerle öğürerek kaldırdığın o şerli gecenin sabahında, insanda ciğer namına pek bir şey kalmıyor. Bu böyledir; ciğeri tükenenlerin bir şey isteyecek nefesi de kalmaz. Ondandır el açtıklarında soru sormaktan başka bir arzları olmamaları. Sormak da bi’nevi istemektir aslında, cevap istemek; “bir şey acır…