İçeriğe geç

Son Virajı Gören Kuşak…

Yaşlılık gerçeğinden hazzetmemem sebebiyle yaşlılık psikolojisinden de uzakta durmaktayım. Hoş, bu psikoloji için yaşım da müsait değil, hamdolsun. Yaşlanacak yaşlara eriştiğimizde yaşlılığımıza da hamdolsun. Ama…

Şaka yapıyorum ama falan yok. Sevmem öyle bir “ama” koymak için ortam hazırlayıcı yapmacık cümleleri . Neyse efendim; mesele şu. Bir muhabbette “bana göre” eskilerden ben gerek yaşım itibariyle gerekse hakikaten de öyle olması sebebiyle 12-13 yıl öncelerinden bahsedebildim. Dedim ya bunun sebebi öyle yaşlılık bunalımları değil. Dedim ya yaşım müsait değil. Bunun tek nedeni nasıl geçtiğini ve geliştiğini anlamadığımız, doğru okuyamazsak başımıza iş açacak içinde bulunduğumuz belalı bir çağ…

Bu çağ yıllardır toplumun bir yandan ah yalan dünya diye nutuk atarken diğer yandan sanal alem diye hor gördüğü, yalan dediği, oraya bulaşan çocuklara kaka çocuk muamelesi yaptığı bir dünya daha kurdu. Ya da her sokağı her ihtiyarını, gencini bildiğimiz mahallelerimiz tanınmayacak bir hale gelene kadar büyürken bir dünyayı küçülttü bir tıklama ile açılan kapılarıyla yaşamımıza soktu bu çağ…

Ve hor görülen dünya tamamen gerçek yaşamımıza aksetti. Gerçek yaşam ve sanal dünya ayrımını kaldıran, gerçek tespitlerin yapılabildiği bir dünya haline geldi. Meselem o dünyayı incelemek değil, meselem o dünyanın her yaş grubunda kendine ait güruh meydana getirmesi. Değişik sınıflar. Mesela şu son günlere ait “ergen” canlı tipi bunun en sıcak örneği. Yaşça ergenlik doğaldır, bir de zihince ergenlik türedi.

İşte burada benim geçmişe ait tellerim tıngırdatıldı.

Bizim kuşağın ergenlik döneminde “ergen” canlı türünün olmamasını o dönem facebook vb sosyal medyanın olmayışına borçluyuz. Hamdolsun ki yokmuş. Gerçi azımsanmayacak bir kesmi de o rüzgarın içinde kaybettik.  Yaşça değil zihince…

Biz popüler tabirle “seksenlerin sonu ve doksanların başı” kuşağıyız. Milenyumu heyecanla beklemiş kuşağız. Adı da havalı ya 1 Ocak 2000 günü “jetgiller” gibi bir dünyaya uyanacağız çağrışımı yapıyordu. Sonuçta milenyum bu, beklentimiz de çocuk aklıyla yaşadığımız hayal kırıklığımız kadar çok olmuştu…,

 Biz, son viraja girmeden önce ömrünün 14-15 yılını yaşamış nesildik. O virajdan berisini gördük. Ötesini ise hayretlerle karşıladık. Müzik, edebiyat, kavgalar, oyunlar, sinema ve dizi zevki. Hepsi o virajdan bizimle beraber döndü.

Bizde öyle Justin Bieber, One Direction gibi sabi sübyanlar da yoktu. Aynalı Tahir, Yusuf Miroğlu ve maalesef biraz da Memoli nesli bizim nesil….

Delikanlı çizgi filmlerimiz de vardı…

Bizde Pikachu sadakati, Charmender ateşi, Balbazar delikanlılığı, Picigeto heyecanı, Ash Catchem liderliği ve Çarizard yalnızlığı vardı.

Yeri gelir hiçbir şeye sığamaz, yeri gelir bir poketopun içinde bulurduk kendimizi.

Bu arada Picigeto’ya özenip camdan atlayan ve çizgi filmin yasaklanmasına sebep olan arkadaşı bütün bir kuşak bulup hala dövmek istemekte. Kendilerine duyurulur.

Biz aynı zamanda gelenekçiydik. Üç korner her hal ve şartta penaltıydı. Kale direğimiz her ne kadar bir taş parçasıysa da herkes direğin hizasından geçen topta hemfikir olabiliyordu. Futbol anlayışımız maalesef geleneksel milli futbol anlayışımızdı. Kötü oynayan mahalle arkadaşımız kaleye geçerdi. İri yarılar defans. Ufak boylu hızlılar hücumdu. Bir de ileri hatta topun sahibini doğal olarak kontenjanı vardı. 

Futbol yaşamımız monoton giderken birden o çıktı karşımıza. Gözleri çekik olmayan Japon… İri gözlü, sürekli manasız bir gülümseme ile her akşam üstü ve sabah erken saatlerinde futbol ilham kaynağımız Tsubasa… Bütün mahalle takımlarımızın oyun kurcusu. Röveşatayı bize öğreten futbol dehası…

Şimdi Messi’yi öyle hayranlıkla ağzı açık izlemiyor, normal buluyorsak, bunu renklerine gönül verdiğimiz takımımız Nankatsu’nun on numarası Tsubasa’ya borçluyuz. Bu arada Wakabayashi ve Kojiro Hyuga’yı da severdik. Delikanlı adamlardı…

Mahcup ve utangaçtık biz.

Bizim ergenlik dönemimizde tanımadığın kızı Facebook’tan dürtme yoktu, arkadaşın aracılığıyla, sevdiğin kızın yakın arkadaşının vasıtasıyla, sevdiğin kıza çıkma teklif etmek vardı. Ölme eşeğim ölme misali… Öyle aksi bir işti.

Yapılabilecek en aykırı hareket teneffüslerde okul bahçesinde yürürken birkaç kere “gözüne çarparım belki” hevesiyle turlamaktı. Cevap olumluysa havalara uçardık.

Bu arada “çıkma” dediysek yanlış anlaşılmasın. Okulun bahçesinin dışına çıkardık… Zil çalmadan dönerdik… Hepsi buydu ve biz kısacık bu mutlulukla gaza gelir, birden kendimizi evlilik hayallerinde bulurduk. Halbuki yıllar orta okulda patates, ayran yediğimiz, hala saçma resim ödevlerini yaptığımız, veli toplantılarını ailelerimizden sakladığımız, akşam ezanından sonra sokağa çıkma imkanımız  olmadığı yıllardı…

Bizim nesil oyun oynamak için ekran başına geçmez, mahallede aşağı inerdi. Gelmeyeni cep telefonuyla değil, aşağıdan bağıra bağıra çağırırdı.

Böyle online oyunlar yoktu. Bütün bir mahalle toplanır, bir dünya kurulur ve o dünyada kendimize biçilen rolü oynardık. Boncuk atan tabancalarımızı Miroğlu gibi tutar, uzaktan boncukları boşaltır sonra tekrar toplardık.

Her ne kadar bir kısmımızı kaybetmiş olsak da biz Knight Online gibi sanal dünya oyunlarını bilmezdik, “simiiit” bilirdik. Level atlama yoktu, direk dalma vardı.

Bizim en heyecanlandığımız oyun Nokia 3310’da ağzını açan yılandı…

Bizim kaybedebilecek en büyük varlığımız tasolarımız ve sporcu kağıtlarımızdı. Bu sebeple en büyük üçkağıtçılığımız ise cipslerin içinde “taso”  aramaktı.

Hepsi gitti, hepsi tüketildi…

İşte biz  3310 ile “ağzını açan yılan” oyunuyla başlayan değişime ütüldük tasolarımızı ve sporcu kağıtlarımızı.

 Bir elliğimiz* olsa geri üteriz belki ama o da yok.

Poşetler ve leğenler var oldukça, karlı havalarda yokuşta kaymaya devam edeceğiz elbet. Onu elimizden alamazlar . Bu böyle biline…

 

*İşin erbabı olmaya bilmez. Ellik, taso yada sporcu kağıdı oynarken oyuna girebilmen için elinde olması gereken en az taso yada sporcu kağıdı miktarı…