İçeriğe geç

Sınıflandırılmamış Duygular

“Hala samimiyetin gücünün farkına varmadınız mı? Para değil. Sevgili değil. 3 1 geniş mutfaklı, fransız balkonlu bir ev değil. 1.8 tdi motorlu kırmızı bir araba hiç değil. Devam edebilmek için ihtiyacımız olan şey işte bu. Sahte gülümsemeler ve gözyaşları arasında boğulmaktan bıkmadınız mı? Biraz gerçek olun, biraz yalın. Hissetmen gereken nefretse yumruğuna ihtiyacım var!”

Unutamadığım bir an varsa, 2004 kışında kanımı donduran o soğuk değil de bir kızın bakışı olmasıdır. Ara sıra o bakış rüyalarıma girer. Uyandığımda üşüyor olurum. Ellerim titrer.

Berbat bir sabah için ne gerekir biliyor musunuz? Berbat bir kabus… Yüreğinizi yakan bir hatırayı canlandıran bir hayal, unuttuklarınızı hatırlatan bir masal… Gözyaşlarıyla uyanmanızı ne sağlar biliyor musunuz? Kalbinizdeki yaralar, hala sarılmamış, sarılamayacak ve kanatılmayı bekleyen yaralar.

Okulun duvarına sırtımı yaslamış, bekliyorum. Bu sefer çok kararlıyım, konuşacağım. Vereceği tepki umurumda bile değil. Gülebilir, tokat atabilir ya da oralı olmayabilir. Sadece aklımdakileri ona söylemeye ihtiyacım var. Damarlarımda bir zehir misali akan hislerim ilgili makama bildirilmeli.

Elimi cebime atıp zor zamanlar için sakladığım sigarayı çıkarttım. Aşağı mahalledeki Tekin’den iki tane almıştım geçen hafta. Diğerini yine geçen hafta apartman boşluğunda içmiştim, gece yarısı. Ona görüşmek istediğimi mesaj attıktan üç saat sonra, cevap gelmeyeceğini sanınca. Sigara bittikten sonra cevap gelmişti. Müsait değildi, kusura bakmaydı, meşguldü, görüşürüzdü.

Son teki de Bakkal Atıf’tan aldığım kibritle yaktım. İlk nefes her zamanki gibi boğuluyormuş hissi veren bir öksürükle heba oldu. Arada okulun kapısını kesiyordum. Sonra baba yadigârı kol saatine baktım. Çıkışa hala sekiz dakika var. Ama belli olmaz, belki erken çıkar.

Onu beklerken beynim durmuyor, hatıraları gösterime sunuyordu. Görseniz, gişe rekorları kırıyordu kalbimde. Evet dediğinde bir alkış kopuyor. Elini tuttuğum o an bir sessizlik oluyor tüm salonda. O giderken seyirciler salya sümük ağlıyor. Ben yastığı başıma basmış ağlarken perde kapanıyor. Saate baktım. Beş dakika var.

Bunu hak edecek ne yaptım sorusu yok. Unutamadım evet, ama kabulleniş her konuyu kapatmasa da erteliyor. Kadınlar sevebilir, bir ay sonra da bıkabilir. Yeni aldığı elbiseyi ertesi gün dolabın en ücra köşesinde tozlanmaya bırakan bir ırktan başka ne beklenebilirdi. Nefret kokuyor, öyle değil mi? Yanlış anladınız beni, çünkü yanlış anlamanızı istiyorum. Kadınlara ne kadar değer verip ince davrandığımı bilmenizi istemiyorum. Bilirseniz, savunmasız olan ben olurum. Anlayışınıza sığınıyorum.

Sigaradan bir nefes daha alıp üşüyen ellerimi ısıtmaya çalışıyorum. Gözlerim saate kaydığında kalan iki dakikaya sövüyorum. 28 Şubat’ın bu kadar soğuk olabileceğini o yıl öğreniyorum. Derken zil erken çalıyor ve kıyamet kopuyor. Önce birinci sınıflar çıkıyor. Bekleyen anneleri onları kucaklıyor ve “Bugün ne öğrendin?” soruları yankılanıyor. Yalan söylemeyi, sözünde durmamayı ve arkadaşını ispiyonlamayı öğrendiklerini aileleri asla bilemeyecekler. 7. sınıfa geçtiklerinde birinin kalbini kıracaklarını da.

Gözlerimi kapıya tekrar çevirdiğimde onu gördüm. Her zamanki gibiydi, aşık olunası. Saçlarını toplamıştı, bir tutamı hariç sol gözünün üzerine düşen. Arkadaşlarıyla konuşarak kapıdan ağır ağır uzaklaşıyordu. Elimdeki sigarayı yere atıp onu seyretmeye başladım. Ağzı, burnu, kaşları ve hatta saçları… Her şey o kadar sıradandı ki. Ama gözlerinde gördüğümü görmenizi isterdim. Göremezdiniz çünkü ona aşık olan bendim.

Aramızda Üç metre ya vardı ya yoktu. Tanrı biliyor ya, yıldızlar kadar uzak olsa bile yine aynı hissederdim. Gel gör ki ve Tanrı’ya şükür ki aramız üç metreydi. Huzura ve mutluluğa uzaklığım tam üç metreydi, yalnızlığa ve karanlığa da öyle. Görüş mesafem yine üç metreydi, evrenin merkezine uzaklığım da öyle. Emin olamadığımsa, kalbinin kalbime olan uzaklığıydı.

Tam Üç saniye sonra beni fark etti. Saydım, farkındayım çünkü. Söylemiştim. O yakınlardayken beynim hiç durmuyor. İkiye ayrılıyor. Bir yanı onu düşünürken bir yanı zamanı kontrol ediyor. Yalan söylüyorlar, zaman durmaz sevdiğinizleyken. Zaman asla müttefikin olmuyor. Bekleyiş içindeysen, yelkovan kaplumbağa ayağına yatıyor. Aradığını bulmuşsan, akrep ışık hızını aşıyor. Fizik kurallarının canı cehenneme! Yer çekimi değil bizi yere seren, yârin yanaklarındaki gamze.

Evet, beni fark etti. Ama gözleri gözlerimle buluştuğu an bana öyle bir baktı ki. Hissettirdiği acı, ben bu satırları yazarken tazeleniyor. Acıyan parçamı çıkarıp koymak istiyorum ortaya. Tatmak isteyen bir parça denesin istiyorum. Çoğu zaman olmayacak şeyler istiyorum. Anlatmaya çalışsam da anlamayacaksınız ya, yine de deniyorum O bakışı gören bilir, bir de bakan. Hani bir sokak köpeği görürsünüz, kir pas içinde, yerde kıvrılan. Ona öyle bakmazsınız. Hani bir evsiz görürsünüz, çöpleri karıştıran. Ona öyle bakmazsınız. Önceki gün derste sizi küçük düşürüp, kulağınızdan havaya kaldıran sosyal bilgiler öğretmenine öyle bakamazsınız. Lanet olası bir sıçan gördüğünüzde bile yüzünüzdeki ifade böyle bir hal almaz. Üzerine ekleyebileceğiniz en iğrenç sos da zoraki gülümsemelerin en sahtekârı olur. Şaşkınlık yok. Merak yok. Nefret, keşke olsa, yok.

O bakış saniyenin milyonda biri kadardı. Oysa Dünya dönmeye başladığından beri bana öyle baktı sanki. Uzunca bir süre kalakaldım. Düşündüm. Ne demek istemişti bana. Aklından neler geçmişti, bana öyle bakarken. Sınıflandırılmamış bir histi sanırım. İşte bu gerçekten acıtmıştı.

Hareket edebildiğimde arkamı döndüm. Kimse yoktu. Önüme döndüğümde okul bahçesi boştu. Ellerim de üşümüyordu artık. Soğuk ya da sıcak, hiçbir şey yoktu. Göğüs kafesimin içindeyse sallanan boş bir salıncak… Mazisi belli olmayan bir kederi anlatıyordu.