İçeriğe geç

Sinemamızın Kimlik Sorunu

 13

      Sanatın temel gayesi güzele ulaşmaktır. Hedef en güzel olandır. Bu gaye zirveye yaklaşabilmeye de vesile olur. Güzellik ise kendisini “var edeni” yansıtır. İnsanoğlu bu güzelliğin peşindedir. Yaratıcının bir parçası olarak yani güzelliğin bir parçası olarak, biri bulma-özü bulabilme düşüncesiyle çırpınır. Gaye zirveden nasiplenebilmek gayesidir. Zirveye giden yolda ise bin bir meşakkatli güçlükler vardır.

“Aşk İmiş her ne var âlemde
İlm bir kîl-ü kâl imiş ancak.”
 
Fuzuli’nin sözü belki de işin özeti.
 
     Aşk belki de bu yolun yükünü tek başına omuzlayan yegâne duygu. İlim ise bu yolda belki de bir toz tanesi. İlim bir nokta idi onu cahiller çoğalttı. Sözü de bunu destekler nitelikte, şimdi noktayı nazarımız şöyle bir kenarda dursun bizim meramımız sanat ve sinema ile olacak.

   Lise kitaplarında öğrendiğimiz bir konu vardı. Sanat sanat için midir? Sanat toplum için midir? Ezberlemeye çalışırdık her defasında yarım kalırdı. Sanatı kalıplara sokmaya çalışırken mideniz bulanırdı. Ne acıdır ki birçok nesil lise kitaplarıyla birlikte kayboldu. Evet, sanat ne için yapılmalıydı? Yüzyılın dili olan sinemanın gayesi ne olmalıydı?

    Geçmişten günümüze haykırılan manayı anlayabilmiş olsaydık eğer. Belki de sinemamız daha köklü değerler üzerine oturtulabilirdi.

     Fransa’dan dünyaya hızlı bir şekilde yayılan bu icatla birlikte sinema kısa sürede toplumun bir paçası oldu. Kısa sürede her toplumda büyük bir ilgiyle kabul gördü. İlk Türk filminin çekildiği tarih 1914 olarak kayıtlara düşülürken, bu ilkin devamını başarılı bir şekilde getiremedik. Dünya sineması ile hemen hemen aynı dönemde başlamış olsak ta bu yarışa. Belli sebeplerden kaynaklı olarak bu yarışta geri kaldık. Büyük kırılmalar sadece siyasi hayatta değil toplumun her alanında gerçekleşmiştir. Bu kırılma kültürel yozlaşmanın da önünü açan en büyük etkendir. Dönemde icra edilen filmlere baktığımız anda bu kırılmanın sinemamızda ki etkilerine tanıklık edebiliriz. Yeşilçam’ında klasik dönemi geride kalmış olsa da Türk sinemasının önünde yeni sayfalar var. Çekilen filmlerin amaçları ve hedefleri belliydi! Bugün ki filmlerde de aynı sorunu görmekteyiz. Kültüründen ve milli kimliğinden çekinen bir sinemamız var! Her şeyi gişe başarısına bağlayan yönetmenlerimiz var! Sermayeyi sadece getirisi yüksek olan ama hiçbir değeri olmayan filmlere yatıran ağabeylerimiz var! Sanatcısına ve sinemasına sahip çıkmayan patronlarımız var! Sahib-i Mülk hükümdar; bilgin ve sanatkârın en önde gelen veli-nimeti, hamisi idi. Belki de sinemamızın geleneğin ihyasına ihtiyacı var. Devlet eli maddi ve manevi olarak kendini hissettirmeli ki bu ülke için birbirinden değerli eserler ortaya çıksın. Günü kurtarmaktan ziyade geleceği kurtarmak için titreyip kendimize gelmemiz gerekiyor.

     İşi sanat boyutuyla düşündüğümüz anda ise ayrı bir hengâmenin içinde buluyoruz kendimizi. Bu günün filozofu olan yönetmenleri tenzih ederim ama şu da bir gerçek ki bu şahısların sayısı çok ama çok az.

      Yerli kültürü her daim sinemamızda görmemiz gerekiyor. Derdi olan bir sinema hiç kuşkusuz gelişmeye mahkumdur. Yerli tabiri burada kullanılması gereken kelimelerden biridir.

Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış,
Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.”

   

      Yedinci sanat dalı olarak ta bilinen sinemanın buna ihtiyacı var. Sinemanın şairi olan Tarkovski’nin derdi, bizi esas mecraya götürüyor. “Sanat: insanı öleme hazırlar.” Süs ve gösterişten kendini azade etmiş biz doğu toplumları mana ile yoğrulmuşuzdur. Bunu bilir, bunu isteriz.

Sinan’da estetik, Itrî’de ahenk, 
Sebillerde hayat, kubbelerde renk,
Mevlânâ’da ilim, Barbaros’ta cenk. 
Bir güzel ülküdür gönül verdiğim.

   

        Bu güzel ülküdür bizi yaşatan. Bu güzel dert ile sinemaya, sinemamıza bakmamız gerekiyor. Ve şunu da unutmamalıyız İmam Gazali’nin dediği gibi “Biz Allah rızası için ilim tahsiline başlamadık. Fakat ilim Allah rızası için olmaktan başka bir gayeyi kabul etmedi.”