Şarapneller-VII

 

Son konuşmayı dinlemişiz, kalbimizin kemiğimize çarpa çarpa atışının sesi taaa kulaklarımıza vurur bir vaziyette Bâb-ı Âli’ye doğru gidiyoruz.

Öyle bir yemin etmişiz ki aramızda en ufak bir tereddüt gösterip geri döneni indireceğiz, kardeşimiz dahi olsa indireceğiz. Üzerimizde zerre kadar itaatsizlik emaresi yoktu. Edirne’yi Bulgara verecek olanlara karşı, “Edirne’yi verdirtmem” diyenlere itaat ediyorduk. Bizim için mevzu bundan ibaretti ve yeterliydi.

Yola çıkmadan evvel içtiğim son tütünün o tatlı acısı hâlâ damağımda. “Ne güzel bir tat, belki de dünyada alacağım son tat bu” diyorum. İşin açığı tütünün tadından başka bir tat da bilmiyorum. Sesler artıyordu iyice, kalabalık da çoğalıyor. Ne oluyor lan düşüyorum.

Sıçrayınca gözümü açtım. Uykunun en sevmediğim hali bu. Düşer gibi olup sıçramak. Yalan yok, Bâb-ı Âli’ye doğru gidiyoruz. Fakat ne at sırtındayız, ne de silahımız var. Beş kişiyiz. Kiminin mabadı demire dayalı, kimimizin ise suratı cama yapışık bir vaziyette, tıkış tıkış kalabalık ve gürültülü bir tramvayla Bâb-ı Âli’ye doğru gidiyoruz.

Hiçbir sahiciliği yoktu hayatımın o an. Çocukken böyle değildi. Nasıl yazıldığını bilmediğimden dolayı, sadece şekil olarak benzetme gayretiyle üzerine “Allah, Muhammed, Ali” isimlerinin Arapça yazılışlarını çizdiğim tahta kılıcımla ve annemin kızmasına rağmen at diye bindiğim salondaki koltuğun üzerinde, teypte hücum marşı çalarken, görünmez düşmanlara saldırdığım an gerçeğe daha yakındım sanki.

Hayal gücümüzün zirveye ulaştığı çocukluk çağlarımızda dahi bir kanaatkârlık ya da had bilirlik vardı. Çocuk da olsak bir kez olsun kendimizi kral ya da sultan olarak hayal edemiyorduk. Ya akıncıydık ya da fedai. İnsanların gayet buz gibi bir gerçekliğe uygun şekilde kaymakamlığa heves ettiği üniversite çağlarımızda bile, çıkmamış bıyığımızın göğe doğru burkulmuş halini hayalini kurduk. Ve o hayalimiz de Teşkilâtı Mahsusa fedaisi olup, Meserret Kıraathanesinde toplanarak hangi evi kurşunlayacağımızı konuşuyorduk. Gerçekti hepsi. Bir vakit eşyalarını taşıdığım için bana kumaşa sarılı okunmuş çörek otu veren teyzenin cam kenarına oturmuş mavi kazaklı şizofren oğlu kadar gerçekti. Bunun konumuzla alakası yok ama o teyze ve oğlunu zihnimden atamıyorum.

Hayal, rüya farketmez. Ya vuracaktık ya da vurulacaktık. Ama şimdi bize konuşma hakkı dahi tanımıyorlar. Beş kişiydik ve beşimiz de hatalıydık. İnsanoğlu bu kadar….. neyse ağzımı bozmayacağım. İnsanoğlu bu işte; bir konuda hata yaptın mı, senin o konuya dair konuşma hakkını elden alırlar. “Sen kepaze oldun, sus” derler. Hâlbuki hata yaptıysak, en azından bir tecrübe damıtma ihtimaliz vardı. Uzatmadık biz de, konuşmadık.

Çünkü insanoğlu hatasına rağmen bambaşka niyetle bir şeyi aramaya, yapmaya koyulsa da başka insanoğullarının zanlarının gadrine uğruyor. O gözlerini kısıp yılan gibi tıslamaya başlayan insanoğullarının. Çünkü hata yapmışsın bir kere, kurtuluşun yok artık. En nihayetinde düşüncelerinde dahi başkalarının zannı seni aynı sonuca hapsediyor. Bizim, yani beşimizin, Yusuf’u kuyuya atan mıyız, kuyu muyuz yoksa kuyudan çıkarıp satan kervan mı diye düşünürken Yusuf’a atılan iftira olduğumuza ikna olmamız gibi.

Arkadaş kolumu dürttü “kalk hadi ineceğiz” diye. Bâb-ı Âli’yi geçmiştik. Edirne’yi Bulgara verseler bile sadece sövüp geçecek kadar halsizdik.

Kalabalığın bir kısmından müsaade istedik, bir kısmını da ittik ve kapıya yanaştık. Tramvay durunca indik.

Gerçekte tüm başarımız bu idi. Ve hâlâ hatamızı bilmiyoruz.