Şarapneller-VI

 

“Bu, hepsi bu” diyerek bitirilen cümleler, insanın yutkunduklarından yonttuklarıdır esasında. Konumuz bu değil.

Defalarca yediğin yemeğin bir kırıntısı, dişinde saklı çürüğe öyle bir temas eder ki, bütün vücudun sızlar. Burada sana sızı veren kırıntı mı, dişinin yarası mı onu bilemezsin. Mevzuyu, göğsünüzün ortasına nefes darlığı gibi bir sıkıntı çökerten bazı kelimelerin, içinizin ücralarına dokunuşuna bağlamayacağım. İşin açığı bağlayamam da. Çünkü bilemezsin; nefesini kesen kelimeler midir, yoksa insanın içinde bir yerlerde sızlamayınca bilemediği yerleri mi? Konumuz bu da değil.

Bilinen ve bilinmeyenden öte bilmek isteyen, söylenen ve söylenmeyenden ziyade her şeyi duymak isteyen, kalem ile yazmayı, akıl ile akletmeyi öğrenen insanoğlu, köpekler gibi uluya uluya ağlamaya başladığı vakit, “had” dediğimiz bir hakikatle karşılaşıyor. Çünkü köpeklerin uluya uluya ağlamasına zikir denilirken, kendisinin ise it gibi kuytuda kaldığını görüyor. Neyse konumuza dönelim.

İnsanın, “bu gece bambaşka bir gece olabilir” diyerek girdiği gecelerden sabaha eriştiğinde, güneşe dönüp “bak bu benim yüzüm, bunu da aydınlat” diyecek bir yüzü kalmayabiliyor. O şerli gecenin sabahında üç gün üç gece yağmur bulutları kapatabiliyor güneşini. Yüzün güneşe hasret çıktığın bir sabahta, güneşini silen bulutların yağmuruna rahmet diyebilmen, kemikli bir nefis terbiyesine dönüşüyor. Hâlâ konumuza giremedik.

Bilen bilir; size burada hayatında hiç tost görmemiş dolayısıyla da yememiş bir adamın hikâyesini anlatmıştım. Garson “tostunuz nasıl olsun” deyince mahcup bir şekilde “naneli olsun” diyen adamın hikâyesini.  O gün bugündür hiç bilmediğim duyguları paylaştığımda, tarifte tıkanıklık, izahta zorluk yaşarken ben de bunu kullanıyorum; “naneli”. Herhangi bir şerli gecenin sabahında ağzımdan, burnumdan, gözümden kustuğum şeylerin hepsi naneli. Neyse konu çok dağıldı.

Şöyle demiştim bir vakit; “umut edecek hiçbir şeyinin olmaması, umutların kırılmasından daha insafsızca ve insansızcadır.” Burada yazının konusuna binaen bir edilgenlik var. Seni dağ zannedenlerin, bir süre sonra esasında rüzgârda kaybolan bir kum tepesi olduğunu gördüklerinde yaşadıkları hayal kırıklıklarını düşün. Yani umut kırmak, insanı insandan sırt çevirttirecek bir güvensizliğe itmek, belli bir süre sonra kişinin içinde akan suyu alıp götürüyor. Onu Kerbelâ gibi bir çöle çeviriyor. Gel gör ki senin içine mübarek bir baş ve ona üzülenlerin gözlerinden süzülen mübarek bir yaş değil, Yezid’in şarabının damlaları düşecek. Ne acı.

Gelelim konumuza.

Esasında bu,

hepsi bu.