İçeriğe geç

Pamuk İpliğine Düğümler

“Bir iplik yumağıyım ayaklarında tekir bir kedinin. Sarmaş dolaş. Karman çorman her şey. Ne yerdeyim ne de yerin dibinde. Ben düştükçe daha da derinleşiyor uçurum. Dibini merak ediyorum sanırım. Başka açıklaması yok bu istikrarlı inişimin. Dinlenmek için durakladığımda selam veriyorum tanıdığım tanımadığım kim varsa. El uzatıyorum. Sırt veriyorum. Onlar çıkarken el sallıyorum. Yolcu yolunda gerek diyerek bırakıyorum kendimi. Daha aşağılara. Masum insanların katledildiği, açlıktan ölüme terk edildiği, özgürlüklerinin kısıtlandığı, anaların evlat acısı çektiği bu dünyada kendine acımak.. Günlük acılar, yüzyıllık sancılar. Dünyanın merkezi sanmamdan mıdır kendimi, bu dibe vuruşlara özenişim. Kendimi beğenmişliğim midir kedere olan subjektifliğim. Sadece ön kamerası çalışan bir cep telefonu gibiyim.Özçekimlerimin sonu yok. Ah ulan ben merkezci zihniyetim. Akılsız ama kendi çapında düşünebilen. Analiz yasak. işte son sürüm.. İnsan 2.0, insansı.

  Konuyu değiştirmeye çalışsam da hala kendime acıyorum. Ve asıl bu acı veriyor. Benim küçük dünyam, tahminen ne zaman büyürsün?”

  Bazı hikayeler küçük bir ‘Hoş geldin’ le başlar.

  Sol ayağım kendi ritminde takılırken gözüm duvardaki tabloya takılıyor. Ressam üç renk kullanmış. Siyah, daha siyah ve en siyah. Bir psikiyatristin bekleme salonu ancak bu kadar neşeli olabilir. Ortada yine siyah renkte ayakları olan cam bir masa. Üzerinde ‘Psikoloğum’ ve ‘Popüler Psikiyatri’ gibi bir kaç dergi göze çarpıyor. Bardak izi yok çünkü içecek servis edilmiyor. İkili koltuklar boş, ben koltuktan bozma bej bir sandalyedeyim. İç açıcı tablo tam karşımda.

  Halının desenlerine yeni geçmişken tam o sırada sekreter sesleniyor. Kalkıp sağımdaki ahşap kapıdan içeri giriyorum. Kapıyı çalmam mı gerekiyordu acaba? Beklediğiniz insan kapıyı çalmadığında ayıp olur muydu? İçeride kimsenin olmadığını görünce rahatlıyorum. Karşımda orta büyüklükte bir çalışma masası. Arkasındaki ve önündeki sandalyelerin aynı olması tuhafıma gidiyor. Belki de psikolojik olarak beni rahatlatması gereken bu ayrıntı iyiden iyiye sinir ediyor.

  Solumdaki kitaplığa yöneliyorum. Ne yalan söyleyeyim, etkileyici. Bunlardan ikisini okusam kendi canıma, üçüncüyü okusam başkalarının canına kast ederim. Saygı mı korku mu bilemediğim bir his daha eklendi bu adama karşı. İsmi bile bi garip. Dr. Galip Zihni SAKİN. Galip bir zihniyet nasıl sakin kalabilir. Ama eminim ki çocuğunuzun kulağına bu ismi fısıldarsanız diplomasını o günden hazır ederler.

  Sandalyeleri es geçip masanın karşısında duran, tabi ki siyah, deri koltuğa gömülüyorum. Bekleme salonundaki o çekingen insana ne oldu diye soracak olursanız, yeni tanışacağım bir insanın iki metre yakınına sokulmanın bi manası yok. Masayı incelerken metronoma ilişiyor gözüm. Üşenmeden kalkıyorum ve sarkacını harekete geçiriyorum. Tik-Tak. Siyah bir dolma kalem, Montblanc sanırım ya da afili başka bir ismi var. Tik-Tak. Kapalı, deri kaplamalı bir defter. Tik-Tak. Masa lambası, olmazsa olmazı bu işin. Tekrar oturuyorum ve gözlerimi kapatıyorum. Tik-Tak. Sakinleşmem gerektiğini sanırken geriliyorum. Zaman akıp gidiyor ve ben saniyeleri saymaktan başka bir şey yapmıyorum. Sol bacağım yine ritmini buluyor. Huzursuz herifin tekiyim. Yaşamaktaki amacım olan huzura bacağım bile erişemiyor.

  Kapı çalınıyor sanıyorum. İstemsiz bir ‘buyrun’ çıkıyor ağzımdan. Ulan sen kimin ofisine kimi buyur ediyorsun diye yaka paça dışarı attıkları bir sahne canlanıyor gözümde. Harbiden de kapı açılıyor. Son derece şık giyimli, soluk benizli, orta yaşlı bir adam giriyor içeri. Yüzüne mikroskopla bakıldığında gülümsediği anlaşılan bir tip. Neyin tribindesin Galip diyorum içimden. Soyu tükenmekte olan türler senin soyadını sahiplendiğin gibi soylarını sahiplense pandaları kısırlaştırmaya başlamıştık.

  Elini uzatarak bana yaklaşıyor ve o gülümseme de siliniyor.

– Hoş geldiniz. Ben Dr. Galip..

– Hoş bulduk. (Seninle işimiz var) Galip bey.