İçeriğe geç

Pamuk İpliğine Düğümler-2

“Beni hatırlamayın. Hatırda kalacak bir yanım yok. Yalnızca biraz şefkat bakışlarınızdan beklediğim. Benimle birlikte tüm insanlığa ve tüm hayvanata ve tüm var olana. ‘Şu köşede kıyamet kopuyor. Hadi elimden tutun, gidelim bu lanet yerden.’ desem kim benimle gelecek kadar hazır. Ben değilim. Ne yaşamaya ne de ölmeye. ‘E peki ne bok yemeye?’ Hele bi durun, biraz zamana ihtiyacım var. Kendimi kurtarmak yetmez, belki içinizden bi kaçını da beraberimde götürürüm. Ama önce, beynimi kemiren kurtlar senin de parazitin olmalı. Sorduğum sorular dönüp dolaşıp ayağına takılmalı. Boşunaysa tüm bu kafamdaki karmaşa, sen elimden tutmalısın ki yeniden doğamasam bile ölmeden bi anlamım olmalı. Bu üzerimizdeki ölü toprağı hepimizden sorulacak. Benimki sana, seninki yine sana. Haha. Öyle değil aslında. Ama delirmişsem bi sebebi olmalı.”

Galip Bey’in ofisinden çıkıyorum. Sekreterin yüzünde saati on liradan bir gülümseme. Maaşına zam yapılsa daha mı sevecen olur acaba? İçerideki seansın yüzde onu sekretere. Galip kalan paranın üçte biri ile ne alacak kim bilir. Ben olsam üç paket camel alırdım. Artan bozukluklar yürürken cebimde şıngırdardı. Bu düşünceler beni dış kapıya kadar çıkardı. Ben de paketten bir sigara çıkardım. O yandı, ben izledim. İzlemekle geçen hayatımdan bir sigara zamanı daha geçti. Bir şeyler olurken, ben durdum, bir sigara yaktım ve izledim. Kız arkadaşım beni terk ederken de aynısını yaptım. Kapıyı açtım ve kapattım. Tek kelime etmeden kanepelere oturduk. Ben bir sigara yaktım ve o konuştu. Benim hatalarımın sonu gelmeyince bi sigara daha. Tanrım, ona karşı tam üç sigara hatalıymışım. Sonra ağlayarak çıktı. Neden ağlamıştı? Ben hatalıydım oysa. Benim ağlayarak çıkmam gerekirdi. Olmaz. Ben ev sahibiyim, benim çay demlemem gerekirdi. Ya da öyle bir şey.

Yol üzerinde bir çay bahçesine sığındım. Kalabalıklar her zaman üzerime gelir. Ben de bir yere sığınırım. Garson gelir ve ben çay söylerim. Tüm bunlar şaşmaz bir rutinlikte ve hızda olmalı. Kararsız görünmemeli insan çay bahçesinde. Yoksa garson tüm hakimiyeti eline alır. Hoşgeldinizdi, ne alırdınızdı. Taze ıhlamurum vardı ve İsterse abime kahve yaptırayımdı. Ah, keşke neyin var diye sormasaydın. Onun kafasında dönüp duran yirmiüç çeşit sıcak içeceği ve dokuz çeşit soğuk içeceği var. Böyle bi hata yapmazsan tüm bu diyalog süresinden daha çabuk gelir o çay. Hadi ama, onunla muhabbeti uzatmadığım, güler yüzle karşılık verip kuyruğunu okşamadığım için kızma bana. İnsana insan gibi davranmak ‘kolay gelsin’ ve ‘hayırlı işler’ den daha pahalıya patlar adama. Yapma demiyorum, yine sen insancıl(!) davran ama mecburiyetten değil insaniyetten kaynaklansın bu çaba. Mesela yoldaki evsize de iyi günler dile ve yaşlı teyzeye manav poşetlerinde yardım et ve çöpten kağıt toplayan adamın bayramını kutla. Hadi gel düşüncelerimin bi ucundan tut, yapacak çok iş var.

Tam çayın son yudumuna gelmişken Galip Bey gülümseyerek yaklaştı. Oturmak için izin istedi. Sekreterime yönlendirdim ve randevu alması gerektiğini belirttim. Ücreti önceden söyledim ki sonra bi tatsızlık çıkmasındı. O mona lisa gülümsemesi silindi ve aniden bir kahkaha patlattı. Yine yanlış anlaşıldım. -Ben, genelde yanlış anlaşılırım- Seni güldürmek istememiştim. Sana önce beynimizi kemiren sonra da daha iyi hissetmemiz için, tabi ki saatlik ücret karşılığında, psikiyatrik seanslara yönlendiren bu emperyalist düzeni düşündürmek istemiştim. Ziyanı yok. Ben de düşünmek istemiyorum artık.

– Galip bey, burada ne işiniz var?

– Birisiyle buluşacaktım. Peki ya siz?

– Her seanstan sonra gelirim. Sizin sekreterin çayından daha iyi.

Yine bir kahkaha. Ciddiyetim Galip Bey’in mizah anlayışı altında eziliyor. Ben gülüyor muyum demek istiyorum. Gel gelelim ki ben her istediğimi diyemiyorum. Sırf bu yüzden istemeden üniversite okumuşluğum var. Hayır, ben gülmüyorum. Başkalarının istekleri hayatınıza yön vermişse, siz de artık kendi isteklerinizi değil başkalarının isteklerini gerçekleştirmeye çalışıyorsunuz. Oluyor mu peki. Ne münasebet. Karanlık bulaşıcı. Kırıp döküp yıkıyorsunuz güzelliğe dair ne varsa. ilkbahar ve kuşlar adlı niyetler Lan ben ne’aptım cinsi sonuçlar doğuruyor. Tövbeler edip asla diyorsunuz. Ama hep bi nasıl mutlu etsem insanları aman kimse kırılmasın ayakları. Ne kadar bastırılmış da olsa senin de isteklerin var. Sonuç içler acısı. Kendi hayatında başrol kavgası, al sana dublörün dilemması.

Maziden esen kara bulutlar Galip Zihni Sakin’in telefon melodisiyle dağılıyor. Telefonu açıp o yavaş kelimeleriyle lokalizasyon bilgilerini hattın diğer ucundaki şahsa aktarıyor.

– ..Evet. Geldim ben, bahçedeyim, ön tarafta. Gördüm seni. El sallıyorum, tamam.

Tekrar önüne dönüyor. Telefonu kapatıp masaya koyuyor ve ayağa kalkıyor. Arkasını dönüp birisiyle sarılıyor. Tüm bunlar olup biterken ben çay kaşığını yarısı boş çay bardağının kenarında dengede tutmaya çabalıyorum. Aralarındaki hoşbeş bitmiş olacak ki Galip bey’in öksürükle hapşırık arası çıkardığı sesi fark ediyorum. İçimden mecburen tanışacağız artık kaçarı yok, hiç oturmadan kalksalar bari diye geçiriyorum. Kafamı kaldırıyorum. Kafamı kaldırdım mı emin olamıyorum. Zihnim bir çıkış yolu arıyor, Ben kafamı kaldırıyorum ve berlin duvarı tekrar yıkılıyor. Yurdun tüm çay bahçeleri bir dakikalık sessizlik yemini ediyor. Gökten üç elma düşüyor. Üçü de anında filizlenip göğü deliyor. Bir anda yağmur yağıyor sonra güneş açıyor. Ben ayağa kalkıyorum ve üzerinde durduğum limanı ateşe veriyorlar. Alevler her yanımı sarıyor ama ellerim üşüyor. İşgüzarın biri başımdan aşağı kaynar sular döküyor. Gözlerim tek noktada kilitli. Denizin ortasında bir gemi. Emin değilim ama, birinin beni kurtarması gerekli. Dünyanın adaleti, insanın acziyeti, hayatın anlamı ve anlamın kaybı. Umuda giden yol ve yol üzerinde engel. Engeli aşmaktaki kararlılık ve kararlılık ardındaki tereddüt. Tamam, sorunlarım vardı ama henüz erkendi be. Kalan son tahtayı da şöyle kırklarımda falan eksiltirim diye düşünmüştüm. Gerçi, pek de gerek yoktu uzatmaya. İyi oldu bi anlamda. Karşımda duran efsunlu gözlerin anlattıkları yetmezmiş gibi büyülü dudakları da aralanıyor o ara. “Galip amca? Bizi tanıştırmayacak mısın?” Galip bey’in cevabını beklemeden gülümseyip elini uzatıyor ve devam ediyor. “Merhaba, Melek ben..” Tam olarak hatırlayamıyorum, nasıl bi günah işledim ya da ne gibi bi sevabım vardı. Çünkü karşımdaki ya kurtarıcıydı ya da cezalandırıcı. Ama şunda eminim; ben daha önce bir meleğin elini sıkmamıştım. Elimi uzatıyorum ama ağzımı açamıyorum. Daha doğrusu ağzım açık ama konuşamıyorum. Aklımdaki soruları büyük bir çabayla teke indirdim ve aklımı yitirmek üzereyim. Sırası mı şimdi deliye vurmanın. Neydi lan benim adım?