Son Yazılar

Şarapneller-V

 

“Yok yere kahretme, bela okuma, beddua döner dolaşır insanı bulur” derlerdi. Bir vakitti, şöyle demiştim; “âh ulan hayat, sana sırt dönenin sırtı yere gelsin”

Sırtı yerin yedi kat dibine geçiyor da insan neye sırt çevirdiğini anlayamıyor. Kör kuyularda merdivensiz kalmaktan şikâyet eden insan, esasında kendi kuyusunu, elleriyle yuvarladığı kayalarla kurutuyor.

Göğüs kafesinde, sağlı sollu son iki kaburganın arasına birer kanca takıp yukarı doğru kanırttıkları, bir yandan it gibi yorgan altında titrerken diğer yandan sırılsıklam bir yastıktan başını terlerle öğürerek kaldırdığın o şerli gecenin sabahında, insanda ciğer namına pek bir şey kalmıyor.

Bu böyledir; ciğeri tükenenlerin bir şey isteyecek nefesi de kalmaz. Ondandır el açtıklarında soru sormaktan başka bir arzları olmamaları. Sormak da bi’nevi istemektir aslında, cevap istemek; “bir şey acır içimde, bu göğsüme ne kattın”

Kayıyor insanın terazisi. Umudun, sonsuz bir umutsuzluğa tahvil edildiği o şerli gecenin sabahında, “kötü bir son, sonsuz bir umutsuzluktan” daha ağır basıyor.

Ve insan böyle böyle son veriyor kendi hikayesine, başka hikayeler cümlelerini daha fazla yitirmeden devam edebilsin diye.

Bu.

 

 

 

 

Yayınlandı: 14 Mart 2017

Babaannem’e

Ve düşlerim de öldü,

Babaannem öldüğünde.

Onun kalbi ellerine yansımıştı sanki, pamuk gibi yumuşak. Doktorlar kollajen dokunun yaşla birlikte azalması ve buna bağlı ciltte gevşeme olarak yorumlamışlardı. Bence bi halttan anladıkları yok. Onu tanısalar benim haklı olduğumu anlarlardı. (daha&helliip;)

Yayınlandı: 17 Şubat 2017

Seyyah Hikâyeleri-I

-Yakan nerde oğlum?

-Düğmesi koptu örtmenim!

Kitap fuarları üzerine yazmak niyetiyle başladım ancak malumunuz olduğu üzere konuları evveliyatından alarak anlatmaktan pek hoşlanırım, şimdiye dek yazılarımda o evveliyattan nihayete bir türlü gelememiş olsam da… Bu sefer tamamlarım hüsnü zannıyla yine de -Dandanakan’a gitmeden elbet- mevzuyu biraz geçmişten alarak birkaç kelam edeyim. Başlamadan önce hicapla belirteyim; sizler özlediniz mi bilmiyorum ama 3 senelik ara boyunca çokça lakırdı edip münasip/mübarek/müsait bir durakta inmemek terbiyesizliğini gösterdiğim için de bütün inecek var ehlinden özür dilerim. Lütfen kabul ediniz. (daha&helliip;)

Yayınlandı: 07 Şubat 2017

KARA KAHVEHANENİN MUHABBETLERİ

1.

-Binbaşı Hüsnü’nün, sofradakilere, Hakkı Celis’in nasıl şehit olduğunu uzun uzun anlatmasından sonra herkesin ağzının tadı kaçar. Müteessir olan Seniha için yazar şöyle der; “Seniha sadece güzel ve süslüydü, bu kadar.” İşte; bizlerin hayatı da sadece Seniha gibi güzel ve süslü. Bütün vakalar bir yel gibi saçlarımızı okşayıp gidiyor. Ama hayatımız sadece güzel ve süslü. Bazen Hakkı’ya anıt mezar yaptırmak isteyen şeker tüccarı gibi, bizi, vazifemizi yaptığımıza ikna edecek aksiyonlarımız olmuyor değil. Fakat her şey bittiğinde, yemek masasındaki Seniha gibiyiz. Ruhumuz, derinlere, çok derinlere gömülü. Hayatımızdaki görece güzellik ve süs akacak, yitecek. O vakit…

Murat sözünü tamamlayamadan Cengiz araya girdi;

-Yeter be bilader! Benim hayatımda süs falan yok. Aksine bok gibi. Leş gibi. Doktor olan sensin bilader, süsü güzelliği kendi hayatında ara. Ulan tamam, mahallenin çocuğusun, buradan çıktın gittin, iyi de mahallende süsü güzelliği hangi çatı altında gördün. En kralımız sabaha kadar taksi başında direksiyon sallıyor. Daha geçen Şaban Abi bok püsürük içinde öldü. Zeynep Teyze hala arkadaki yüksek katlı apartmanların kazan dairelerinden boşaltılan küller arasından yanmamış kömür parçaları ayıklıyor. Sen de bizim hayatımızı, siktiri boktan kitapları* okuyup okuyup iyiydi güzeldi diye bize kakalıyorsun.”

-Ulan Cengiz, mahallenin iğnecisi olarak çok göt** gördüm ama senden götünü de görmedim. Lan bir sus, bir dinle, bir lafını bitirsin çocuk.

-Ayıp oluyor Yıldırım Amca.

-Sumsuğu gözüne vurdum mu görürsün ayıbı teres. Sus da dinle. (daha&helliip;)

Yayınlandı: 29 Ekim 2016

Seni Seviyorum Dememek İçin- 3 ”Zarafet”

u-kadin-yagli-boya

Ferhat Armut/ Ballad ”Kavramsızlık”

Zarafetinden bardağı üç parmakla tutan sevgilim…
Bu benim rahatsız olma isteğim midir?
Kalbimdeki odan hazır, anahtarı üstünde ve aralıklı;
Gıcırdayan nefesin, yüzüme vurur her seferinde
Kapanmaz, kilit tutmaz, ikna edilemez uyduruk kapısı.

Dualarımda yanlış anlaşılmaktan çok korkarım!
Anlatım bozukluklarıma rağmen ne mutlu ki kabul edilir
Yalnızlığa gömülmeden önce gururuyla yıkar bedenimi,
Sinir harbinde ve mühimmatım tükenmek üzereyken
Boğazımda düğümlenen bu şeyin Latince karşılığı nedir? (daha&helliip;)

Yayınlandı: 26 Ekim 2016

Unutulan Bir Resim

Hüseyin Utku Gülbahar’ın hiç gelmeyecek olan gençliğine…

Eğildi ömür, çizildi kader
Bugün dünyaya bir hâl oldu
Gözlerimizin içine damlasın artık keder
Ahirete kaldı dualarımızdaki utku.
****

Güneşin doğmadığı yerdeki bu serinlik,
Kendi gölgemiz zannettiğimiz bir karanlık.
Biz bu hayatın yıkık duvarıyız,
Nisyan adlı çivi çakılı gırtlağımızın tuğlalarında
O çivilerde bir resim,
Boyundan büyük bir koldan sarkan, minicik ayakların olduğu.
Yani sende sana, bende bana haram zıkkım olacak bir yaşanmışlık.
Olmadı.
Ayakkabımızı soksak yutacağımız genişlikte boğazımızla
Yaşadık, yaşıyoruz,
Seslenseler, kum olup düşecek iskeletlerimizle.

Göğsümün ortasından çaktılar beni bu duvara Hüseyin,
Hayatın zaruretleri denilen biz kazıkla.
Gözümde damla damla birikenleri verdim önce.
Saçımdaki o ilk akların taşıdığı anıları sonra.
Anladım, seninle biz, aynı göğün altında değiliz.
Bir bir anlattım o kirli gözlere,
Yağmurlu göğün bağrında gördüklerimi. (daha&helliip;)

Yayınlandı: 06 Eylül 2016

Şarapneller-IV

6250_10

Burası esasında konuşamayanların yeri. Hayatında kaçırdığı ne varsa konuşamadığından dolayı kaçıranların yeri. Yoksa insan niye yazsın. Niye bütün konuşamadıklarını, bir kalemle kâğıdın göğsüne kazısın. Bu, son noktadır.

Bunu da buraya yazıyorum. Okunabilir mi, anlaşılabilir mi bilmiyorum. Zira kalemin kalem, kâğıdın kâğıt, lafın ise kelâm olmadığı bir çağda yazıyorum. Belki de bundandır bizim pervasızlığımız. Yazma hadsizliğimiz.  Bize de gün doğması bundandır belki. Gün doğması derken; daha önce de dediğim gibi hâlâ güneşi ve ampulü ayırt edemiyorum. Yani süzülerek kapımın altından odama vuran her ışıkta bir şafak heyecanı yaşıyorum. Ve çok iyi anlıyorum ışığa üşüşen sinekleri. Tanpınar demişti; “Hakikatte bir şafak diye baktığın şey, bir yangındır.” Diyemiyorsun işte; “bir yangınımız bile yok baba, karanlığa bakıyoruz şafak diye, koca bir karanlığa”

Tanpınar bu cümleyi şöyle bitirmişti; “Hiçbir yara kurcalamakla iyileşmez.” (daha&helliip;)

Yayınlandı: 17 Haziran 2016

Gündüzün Hayrına Yorulmalı Gecenin Kasveti

Bir yıldız kayıyor ve ben bir dilek tutuyorum.

O hareket etmiyor olsa dahi, ben mutlu olmak istiyorum.

Geçenlerde yine kapım çalındı, üç kez art arda.

Yokum dedim, yine, bir daha çalınmama pahasına.

Sanıyorum bu özgüven artık yalnızlığa çalıyor.

Ah, bir de her gelen seni aratmasa. (daha&helliip;)

Yayınlandı: 23 Mayıs 2016