İçeriğe geç

O’nu Parmağının Uçlarını Kullanarak Görebilirsin

“Bismillâhirrâhmânirrahîm”

“Ey gören fakat görünmeyen! Yalnız Seni ister yalnız Seni zikrederim!”

 

Ah Muhammed küçük ama kocaman yüreğinle ateş düşürdün içimize, ne olurdu sende ki umut bizde de olsaydı. “Cennetin Rengi (The Color of Paradise)-1999” küçük Muhammed’in küçük dünyasını anlatıyor. Küçük ama sevgiyle büyüyen kocaman, bir o kadarda çaresiz dünyasını. Gözleri görmediği için köyüne çok uzak olan Tahran’daki körler okulunda okumak zorunda kalır. Okul, yaz tatiline girdiği için köyüne dönmesi gerekmektedir. Baba rolünde ki Hossein Mahjoub oğluna sahip çıkma konusunda tereddüt yaşar, kör olduğu için ondan utanır! Babası Muhammed’i köylerine götürmesi ile kız kardeşleriyle tanışırız ve ninesiyle. Ninesi ki elleri öpülecek ninemiz, tertemiz yüreğiyle Anadolu’muzdaki analarımızdan hiçbir farkı yok. Ey gidi Yeşilçam’ın müdavimleri bu filmleri izleyin, izleyin ki yıllardır kadın üzerinden anlattıklarınızdan utanın. Baba ise evlenmek için uğraşıyor. Annesinin ve çocuklarının yükünü omuzlarında her an hissediyor. Sorumluluk sahibi babanın çocuğuna karşı hissettiği soğukluk ondan kurtulma yollarını aramasına sebep oluyor. Kurtulmanın ölümle olacağını düşünüyor, bunu doğrudan değil de dolaylı yoldan yapmayı istemektedir.

 Filmin yönetmeni, Mecid Mecidi bol ödül alan bir yönetmendir. Özellikle 1998 yılında çekmiş olduğu “Cennetin Çocukları” filmiyle dikkatleri üzerine toplamış, Akademi ödülüne aday gösterilmiştir bu film. Oscar’a aday olan tek İran yapımı film olmasıyla bilinse de, bu filmi aday gösterildiği için izlemeyin derim. Hemen de izlemeyin bırakın gelecek zaman izletsin o filmi sizlere, göreceksiniz ki Dünya düzenine, masum ve şefkat dolu yüreklerin bir sorgulaması olacak.

1959 yılında dünyaya gelen Mecid’in, küçük yaştaki tiyatro tecrübesi sinema alt yapısını oluşturacaktır. İran yönetiminden aldığı destekle İran tarihini, kültürünü, gündelik hayatı anlatan filmler çekmektedir. Danimarka da yayınlanan Peygamberimize hakaret içeren karikatürlerden sonra Danimarka ki film festivalinden filmini çekmesiyle dik ve kararlı duruşunu sergilemiştir. Batının yaşamını mı almalıyız yoksa tekniğini/bilgisini mi sorusu Türkiye de sık sık sorulan sorulardan birisidir. Maalesef şu ana kadar biz batının sadece hiçte önemli olmayan dış görüşünü aldık ve almaya devam diyoruz. İranlı yönetmen ise batının tekniğini alırken anlattığı konularla değerlerine sahip çıkıyor. Olması gereken de bu, darısı bizim yönetmenlerimizin başına.

 Film de masalsı bir anlatım var. Özellikle çiçekler arasında çekilen sahne. Kümesten yumurtaların alınış sahnesi. Masalsı anlatım filmdeki asıl maksadı geri plana itiyor. Ortada bir dram var. Fakat anlatımdan dolayı normal bir olay düzeyine iniyor. Film yüreğe hitap ediyor yüreğimizi sızlatıyor ama bir türlü izleyiciyi ağlatmıyor. Ağlatmayı başaramıyor. Bu eksiklik mi bir film için, bu tür filmler için eksikliktir.

 Gözleri görmeyen birisi için dokunmanın ne anlama geldiği, seslerin ne kadar önemli olduğu… Yaşama tutundukları iki dal olduğu her saniye izleyiciye gösteriliyor. Ayrıca ormandan gelen seslerde Muhammed’in güzel sesler duyması, babanın ise aynı sesleri daha korkutucu şekilde duyması seyirciye iyi kötü karakter ayrımında bir yol haritası veriyor.

Muhammed’in okuma yazma için kullandığı, Braille alfabesi 1831 yılında Louis Braille tarafından oluşturulmuştur. Noktaların kutucuk içerisindeki yerlerine ve sayılarına göre harflendirilmesidir.

İşin ilginç yanı Napolyon bu sistemi ordularının gece karanlığında kullanması için yapılmasını istemiştir fakat kullanışı pratik olmadığı için vazgeçilmiştir. İşin daha da ilginci bu sistemin benzerini Suriyeli Zain-Din el Hamidi 600 yıl önce geliştirip kullanmışsa da İslam coğrafyası bu sistemin üzerine bir şeyler koymak yerine filmde de gördüğümüz gibi kör bir çocuktan utanma yolunu gitmiştir!!

Muhammed dokunarak okuyor. Ağaçlara dokunuyor, çiçeklere dokunuyor, suyun içinde ki taşlara dokunarak onların kimliğini/dilini öğreniyor. Ağaç kakanların yuva yaparkenki çıkardıkları seslerle diyaloga geçiyor. Onlarla nefes alıyor, hayata tutunuyor, tanıyor, yaşıyor, seviyor, inanıyor…

Muhammet rolünde ki Mohsen Ramezani’nin gerçek hayatta da gözleri görmemektedir. Filmin en can alıcı üç sahnesi: Birinci olarak topladıkları çiçeklerden ipleri boyama sahnesi ile kültürel bir değeri izleyiciye sunması. İkincisi Babaanne ile çocuğun buluşma sahnesi. Üçüncü ve en güzel sahne ise, Muhammed’in yuvasından yere düşmüş olan yavru kuşu yuvasına koyarken göstermiş olduğu şefkat dolu sahnedir. Yaşatmaya dair bir sahne…

Ayrıca film için seçilen mekân, akıllarda yer edinmiş dağlık ve çöl İran coğrafyasını tamamıyla yıkmaya dönük. Seçilen mekân itibariyle bir cennet kurgusu oluşturulmaya çalışılmıştır.

Ve Allah’ı tanımaya çalışma. Görmeyen bir çocuk üzerinden Onunla diyaloga geçme filmin ismi dâhil her yerinde.

 

-Ne oldu, ağlıyor musun?

-Kimse beni sevmiyor! Ninem bile! Kör olduğum için herkes benden kaçıyor.

Eğer görebilseydim…

Öğretmenimiz, “Allah’ın bizleri diğer kullarından daha çok sevdiğini söylüyor ama bende diyorum ki madem ö­yle, bizi kör yaratmazdı ki böylece O’nu görebilelim.” Öğretmenimiz dedi ki, “Allah görünmezdir. O her yerdedir. O’nu hissedebilirsin. O’nu parmağının uçlarını kullanarak görebilirsin”

Allah’ı bulana kadar ellerimle her yere dokunacağım ve bulduğumda da, kalb­imin bütün sırları dâhil, her şeyi anlatacağım.

-Öğretmenin haklı.