Kara Kahvehanenin Muhabbetleri-II

 

– Evimin önündeki ağaç, ıhlamur ağacıymış meğer. Yaprakları döküldükten sonra sordum da öğrendim. Ne güzel ağaçmış. Şimdi “bir çiçek açsa” diyorum Nusret Abi. Bir çiçek açsa sanki bütün mevzular hallolacak gibi geliyor. Ne dersin abi? Olur mu?

– Olmaz.

-Neden abi?

– O ağacı, yapraklarını dökmeden evvel ıhlamurun kokusundan bilseydin olurdu. Şimdi sen o ağacı yapraklarını döktükten sonra, senin de dediğin gibi sordun da bildin. Yapraklarını dökmeden önce de o ağaç senin balkonunun dibindeydi ama sen bir kez olsun kokusunu alamamışsın be Veysel.

-İyi de ağaç aynı ağaç, dal aynı dal, çiçek açtığında da koku aynı koku olmayacak mı abi?

-Olmayacak.

Nusret konuşmanın başından beri elinde tuttuğu sigarasını yaktı. Bu hep böyle olur; konuşurken önemli yerlerin altını çizmek için önce mutlaka bir sigara yakılır.

-Olmayacak. Çünkü sen o ağacı yaprakları döküldüğünde, belediye gelip budadığında yani balkonunun önü açıldığında, kokusuzken bildin. Aynısını başka bir bahçede görsen “bu ne ağacı” diye yine soracaksın. Bu sebeple olmayacak, anlatabiliyor muyum kardeşim?

-Anladım abi.

Hiçbir şey anlamamıştı Veysel. Yavaşça, dalgın bir şekilde kalktı ve montunu giydi.

-Nereye Veysel?

-Eve abi. Ağacın balkonuma uzanan yanlarını keseceğim. Şimdi tomurcuklanırsa boş yere umutlanmayalım.

“Git bakalım git, bok kesersin o ağacı” diye söylenerek sigarasını içmeye devam etti Nusret.

***

“Bazen öyle günler yaşadım ki; kendi sesimi dahi duymadığım günler oldu. Dışarı çıkmadığım, telefonla konuşmadığım, bir insan bir yere ne kadar uzun bakarsa öyle uzun uzun bakıp sustuğum günler. Kınadıklarımın, bir kader olarak bütün bir yaşamıma saniye saniye giydirildiği günler. Bir “of” diye derin bir nefes bile çekemediğim günler. Bir bilsen, insan susarken nasıl da işitilmek istiyor…”

Hurşit yine Kara Kahvehanenin camının kenarında oraletini yudumlarken dergiye bir şeyler yazma çabası içerisindeydi. Bu kısmı geçelim. Hurşit’in dikkatini geçenki muhabbette olduğu gibi bu sefer de dağıtmayalım.

***

-Ali, senin canını sıktığın şey, senden öncekilerin de canlarını sıktıkları şey. Var mı bir hâl çaresi? Yok.

– Canımı değil yumruğumu sıkıyorum birader.

-Yumruğunu değil dişini sıkıyorsun Ali. Onu da sabrından değil, çaresizliğinden sıkıyorsun.

– Birader, insanların bu derece haysiyetten mahrum kalabilmesinin, bu derece her musibeti unutabilmesinin ve yine dönüp dolaşıp aynı kalitesizliklerle kendini donatabilmesinin izahı yok. İnsanlık denilen şey bunların kursağından aşağısına geçememiş.

-Yanılıyorsun Ali. Tam aksine, kızdığın bütün bu şeyler de insanlığa dâhil.

Birader, sigarasını yaktı, derin bir nefes çekti;

– Sana daha önce de dediğim gibi, bütün kötülüklerin de güzelliklerin de ikametgâhı insandır. Ve insan izin verir bunlardan hangisinin galip geleceğine. Kimi yakılmış bir köye dönen ruhunda rahatça dansöz oynatabilmenin sahte zevkine kanar. Kimi de ruhunu, yani o köyünü, kovulduğu dokuz köyden sonra sığınıp da asla kovulmayacağı güvenli bir onuncu köy gibi korur, gözler. Sen, onuncu köyünü bir koru önce Ali.

-Eeehhh.

– Bak Ali, senin ve benim iddialarım da dâhil, insanoğlunun, insanoğluna dair iddiaları,  hep kendi içinin kuytularında gördüklerinden ibaret. Karşısındakine dair bütün kurguları ve bütün inanmamışlığı da bu sebepten. İnsan, kendi izdüşümleriyle muhatabının robot resmini çiziyor esasında. Kendine hep cevap verebildiğin sorular soruyorsun, soramadıkların ise biraz da altında ezilmekten korktukların veya kaçtıkların aslında. Sen, Yusuf’u kuyudan çıkaran kafilesi gibisin şimdi. “Ben çıkardım, kurtardım onu” diyorsun. Ama kervanın daha köle pazarına uğramadı, daha sana altın teklif edilmedi. Bak o vakit ne oluyor. Mühim olan kuyudan kurtardığın Yusuf’u köle pazarında satmamak. Anladın mı? Ali, nefsine kemik gösterilmeden, o salyalı bir köpek mi değil mi anlayamazsın.

Ali kızarmıştı. Masaya, içeceklerin ücreti olarak cebindeki bozuklukları bıraktı. Ama birader “benden” diyerek bozuklukları geri iade etti.

– Keşke o kitaptaki gibi benim de dedelerden yadigâr, gâvur kanıyla rengi koyulaşmış bir kılıcım olaydı da evimin duvarına asaydım. O kılıç haddimi de bildirirdi, borcumu da.

– Sen, kendin kılıç ol Ali. Biz seni duvarımızda hep taşırız.

***

Tam bu muhabbeti noktalıyorduk ki mekânın yani kahvehanenin sahibi Kara İsmet radyonun sesini so-nu-na kadar açtı. Kara İsmet’in şarkısı çalıyordu. Taş toplamalar, koz belirlemeler, çay kaşığı sesleri, bütün muhabbetler durdu. Herkes şarkıyı dinlemeye koyuldu. Hâl böyleyken biz de yazıp da Kara İsmet Ağabeyin, hikâyesini hiç bilmediğimiz (belki öğreniriz, bilemiyorum), adeta kahvehanenin milli marşı haline gelen şarkısına saygısızlık edemezdik. Nokta.