İçeriğe geç

Bulutlar, Katran Gibi Bulutlar

Ben yanlışım, kabullenmediğiniz. Ardınızda kalanım, aklınızdan çıkaramadığınız. Duymak istemeyip kulak tıkadıklarınız, görmek istemeyip yüz çevirdikleriniz. Ben, bu dünyaya ait olmadığınızı düşündüğünüz gecelerde gökteki en parlak onüçüncü yıldızım, kuzeyde. Acılarınızı kamulaştıran, sancılarınızın noter tasdikli yasal varisi benim. Öğrendiğiniz çaresizlik, unuttuğunuz pişmanlık. Ben karıncayım, karanlık bir gecede üzerine basıp, farkına varmadığınız.

Aslına bakarsanız benim sizinle bi alıp veremediğim yok. Ben Olcay Şahan’ın müthiş sol ayağıyım ve hayata dair ne varsa ıskaladım.

“ Bütün hatırladığım karanlık. Umutsuzluk ve çaresizliğin varlığım üzerine gecekondu dikmesi gibiydi. İç karartan o koyu renkli bulutlardan oluşmuş bir evren ve ortasında yalnızca ben. Gök gürültüsü gibi çıkan ses tüm pişmanlıklarımı ve hatalarımı gürlüyor. Gözlerimi kapatamıyorum. Bulutların arasında tüm acılarım görsel bir şölen ve ben tek seyirciyim. Sadece kötü hislerden oluşan bir rüya…

Gözlerimi açtığım anda perdeden kurtulan gün ışığı, gözlerimi kamaştırdı. Kabustan uyandıran bu rahatsız edici güneş ise sorun değildi. Ama her şeyi unutturansa göğsümdeki sol eldi. Kafamı çevirdiğimde onu gördüm. Yüz hatları, huzur temalı bir tabloyu andırıyordu. Sağ elimle saçlarını geri ittiğimde küçük kulakları ortaya çıkıyor ve gülümsüyorum.

Yatak odasının dışından sesler geliyor. Yine o karabasanlardan biri olabilir miydi? Koşturan iki çift ayak sesi… Korkusu bile rüyalarıma giren hisler altında eziliyorum. Kapının açılmasıyla kendime geliyorum ve yatakta doğruluyorum. İçeri iki canavar giriyor, yaklaşık bir metre boylarında. Gelip üzerime atlıyorlar. Biri üzerimde zıplarken diğeri boynuma sarılmış bağırıyor. ‘Uyan baba!’ Dünyanın en güzel üç yaratığıyla aynı yataktayım.

Bir mutlu aile filminde gibiyim. İki canavarla bir olup annelerine musallat oluyoruz. Oyun faslı bitince kalkıyoruz. Ben banyoya girerken anneleri küçük canavarların saçlarını okul için tarıyor. Aynaya bakıyorum. Gülümseyen yüzüm bir anda akmaya başlıyor. Akan kısmı tutabilmek için ellerimi kaldırıyorum. Parmaklarımın arasından sızıp yere akıyor. Yere bakıyorum. Her yer tertemiz. Ellerimle yokluyorum yüzümü, gayet yerinde duruyor. Burnumu da kontrol ettikten sonra aynaya dönüyorum. Aynı sahne tekrarlanıyor. Kabuslardan sonra bir de ayna halüsinasyonları başlıyor. Doktora gitmeliyim.

İçeriden bir ses geliyor.’Hayatım, çocuklar okula geç kalıyor.’ Kendime gelip çıkıyorum banyodan. Giyindikten sonra çocukları arabaya bindiriyorum. Annelerine el salladıktan sonra hareket ediyoruz. Dikiz aynasından kızlarımı seyrediyorum. Biri camdan dışarı bakıyor. Diğeri, izlediğimi fark etmiş olacak ki, sırıtıyor. Bu hayat karşılığında ruhumu şeytana satmış olmalıyım. Kızları birer öpücük karşılığında arabadan indiriyorum. Okulun kapısına kadar göz hapsinde tutuyorum iki meleğimi. Tam gireceklerken dönüp el sallıyorlar. Gülümseyip ben de onlara karşılık veriyorum. Arkamı döndüğüm an bir gençle çarpışıyorum. “Çekilsene pis bunak!” Başım dönüyor ve dizlerimin üzerine düşüyorum. Çok soğuk. Öksürüyorum ve boğazım yanıyor. Ellerim. Ellerim benim değil gibi. Aynı gencin  ‘iyi misiniz’ sözleriyle kendime geliyorum. Sahi, iyi miyim?

Doğrulup saate baktığımda geç kaldığımı fark ediyorum. Arabaya binip yola devam ediyorum. Ofise geldiğimde yabancı bir his kaplıyor içimi. Sanki ilk defa geliyorum. Beynimdeki hatıralar implant gibi. Geldiği gibi çabucak gidiyor bu kötü hisler. Güvenliğe selam verip asansöre biniyorum. Aynaya bakmamaya çalışıyorum. Sekizinci katta inip casino online odamın yolunu tutuyorum. Çalışanlar gülümseyerek başlarıyla selam veriyor. Odama giriyorum ve koltuğuma oturuyorum. Çalışma masasına evrak çantamı koyup, açıyorum. İçinde yılanlar ve çiyanlar var. Siyah, yapışkan bir sıvı akıyor. İrkilerek kalkıyorum. Göğsümde bir sancı başlıyor. Ofisin camından dışarı bakıyorum Siyah paltolu, melon şapkalı ve dev cüsseli iki adam çaycıyla konuşuyor. Çaycı dönerek benim odamı gösteriyor. Siyahlı adamlar da dönüp bana bakıyor. Ağızları ve burunları yok. Yalnızca iki göz var. Bana doğru yürümeye başladıklarında panikliyorum. Asansör ve merdivenler tam karşımda, adamların arkasında. Odadan çıkıyorum. Onlar yaklaştıkça yüzleri daha da korkunç bir hal alıyor. Düşünmeden hareket ediyorum ve kaçmaya başlıyorum. Arkamdan geliyorlar. Asla yakalamamalılar beni. Masaları deviriyorum, sandalyeleri fırlatıyorum. Ama kaçacak yerim kalmıyor. Koridorun sonuna ulaşıyorum. Önümde yalnızca pencere var. Arkamı dönüyorum. Yaklaşıyorlar. Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi atıyor. Yüzüm ve ellerim ateşler içinde. Görüşüm de bulanıklaşıyor. Bayılacak gibi oluyorum. Hayır, beni ele geçiremeyecekler. Bir kahkaha patlatıyorum. Sol elimde bir karıncalanma başlıyor. Elime bakıyorum. Bileğimden kopup düşüyor. Yerde hareket etmeye devam ediyor. Kafamı kaldırıyorum. Birinin eli neredeyse beni yakalayacak oluyor. Dönüp adım atıyorum. Fark etmeden pencereyle temas kuruyorum. Cam kırılıyor ve ben düşüyorum. Cam kırıklarının her birinde suratımı görüyorum. Ağız yok. Burun yok. Yalnızca iki göz…

Kafamı çevirip olduğum yere kusmaya başlıyorum. Durmuyor. Boğazım yırtılacak gibi. Dizlerimin ve ellerimin üzerine çöküyorum. Alnımdan ter ve ağzımdan kusmuk akıyor. Sonunda midemde hiçbir şey kalmıyor. Kusmaya bir süre daha devam ediyorum. Üzerimdeki kirden görünmeyen battaniye de nasibini almış. Kaldırıp kenara atıyorum. ATM kabini bu gece müşterilerine hizmet veremeyecek. Kafamı kaldırıyorum. Yoldan geçen bir kadın tiksintiyle bana bakıyor. ‘Pardon hanımefendi! Islak mendiliniz var mı?’ diye bağırıyorum. Koşarak kaçıyor. Tam gülecekken tekrar midem bulanıyor. İki büklüm kıvranıyorum. O torbacıyı bir elime geçirirsem diye düşünüyorum. Ne kadar boktan şey varsa benim üzerimde deniyor, onun bunun ortak veledi.

Sözüm ona hap, hayalleri ve arzuları deneyimlememi sağlayacaktı. Çok gerçekçi olacak, hiçbir yan etkisi olmayacaktı. Sanırım ‘şirket’ ilacın faz I aşaması için beni denek olarak seçmişti.

Ellerimi üzerimdeki paltoya siliyorum. Dışarıdaki ayaz yüzüme vuruyor kapıyı açtığımda. Birkaç insan dışında sokak bomboş. Saate bakmak için kolumu kaldırıyorum. Unutmuşum. Kolumdaki saat karşılığındaydı az evvelki kurgusal gerçeklik. Yüzümü buruşturup tükürüyorum yere. Ağzımdaki iğrenç tattan kurtulmalıyım.  Ellerimle ceplerimi yokluyorum. İki adet 1 lira ve dört adet 25 kuruş çıkıyor. İşte şimdi canım sıkılıyor. Zor bir seçim yapmak zorunda kalıyorum. Su mu yoksa köpek öldüren mi?