İçeriğe geç

Bencil Muhabbetler

“Yalnız olduğunu hissettiğinde ne yaparsın? Yapayalnız. Çaresiz ve yorgun…

Yorganı üzerine çek. Karanlık odanda kör edici bir aydınlıktan sonra kulağına kıyamet gürültüleri geliyor. Seni rahatsız eden sesin nedeni şimşek ya da yıldırım değil. Yastığı kafana bastır. Senden başka birisi evinde geziniyor. Pencereyi örtmeyi nasıl unutursun?”

Gözlerimi açtığımda çalar saatin akrebi sırıtıyor. “3”. Açık bıraktığım pencereden girmeyi başaran yağmur sayesinde sırılsıklam olmuş yorgandan sıyrılıp kurtuluyorum. Doğrulup bi süre oturuyorum yatakta. Ayaklarım ıslak zemine basıyor. Gözlerimse duvarda sabit bi noktaya bakıyor. Sıcak gecelerden birinde hışmıma uğramış bir sivrisinek mevtası olabilir. Yahut gecenin ortasında uyanmamdan mütevellit hayali bir odak noktası… Kim bilir. Hala karar verememişken bi tıkırtı geliyor mutfaktan. Oranın da balkon kapısını açık unutmuş olmalıyım. Ayaklanıp mutfağa doğru yollanıyorum. Odadan çıkarken elimi masaya atmamla bi sigara yakmam bir oluyor. Mutfağın ışığını yakıyorum. Fayanslar buz gibi. Bi terlik almalıyım.

Aldığımda beyaz bir rengi olan masanın üzerinde simetrik kahverengi çemberler dışında bir fincan da kahve duruyor. Yatmadan önce kahve yaptığımı hatırlamıyorum. Kahvenin hala sıcak olduğunu anlayınca bir ürperti geliyor. Az önce duyduğum tıkırtı aklıma geliyor. Arkamı dönüp bakıyorum. Balkon kapısı açık değil. Daha önce davetsiz misafirim olmamıştı. Ne yapacağımı bilemiyorum. Mutfağın kapısını kapatıp oturuyorum. Sigaraya yancı tutuyorum kahveyi. Uyanmam lazım. Doğru düzgün düşünemiyorum. Gerçi normal durumlarda da pek sağlıklı düşündüğüm söylenemez. Bir yudum daha alıyorum kahveden. Şu an evimde olan insan bana neden kahve yapmış olabilir. Üstelik hazır da değil. Türk kahvesi. Şikâyetçi değilim ama ‘Bu lanet olası evde neler oluyor dostum?’ diye sormadan da edemiyorum. Kahvemi bitirip fal kapatıyorum. Ne yaptığıma ben de anlam veremiyorum. Derin bir son nefes sonrası sigarayı küllüğe basıp kalkıyorum masadan. Elime bıçak ya da tava türü bir silah almalı mıyım sorusuna bi türlü cevap bulamıyorum. Bana kahve yapmış bir insana karşı neler düşünüyorum. Fincanın sıcağıyla hayat bulmuş ellerim kapıyı açıyor. Sesleniyorum. “Kim var orda?” … Ses yok. Salona geçiyorum. Işığı yakınca fark ediyorum kanepede oturan kendimi.

-Kahveyi beğendin mi? Tutturamamış olabilirim. Biliyorsun ilk defa yapıyorum.

-…Sss-s-sen

-Sen, ben. Ben, sen. Ne var bunda şaşıracak. Hiç aynaya bakmıyor musun?

Gözlerimi ovuşturuyorum. Tekrar bakıyorum. Astigmatlı gözlerimin marifeti olamazdı sanırım. Sure ve dua bilgilerimi yokladığım uzun bir zaman diliminin ardından kendi kendime sesleniyorum.

-Tamam, senin için olayı kolaylaştıralım. Üç harfli falan değilim. Bunun gerçek olmadığını biliyorsun. Halüsinasyon görüyor olabilirsin. Ya da hala uyuyorsun. Şimdi asıl konuya gelelim olur mu?

Bu özgüveni yüksek konuşmam beni hem rahatlatıyor hem de sinir ediyor. Mutfaktan bi bıçak kapıp susturasım geliyor. Kendine tahammüllü olmamak böyle bir şey mi?

– Korkaklığın tuttu yine. Hadi git yatağına uzan ve uyanmayı bekle. Nasıl fikir? Yeterince rahatlatıcı mı?

Korkak kelimesi kadar nefret ettiğim bir başka kelime bulamıyorum. Kendimi hala kabullenememiş olsam da ben de sohbete katılıyorum

-Tamam sen kazandın. Neymiş asıl konu?

Aslına bakarsan hala kendimle konuştuğuma inanamıyorum. Ara sıra yaparım, ama bu başka.

– Asıl konu, benim sevgili kendim, bana yeterli zaman bırakmaman.

-Efendim?

-Bana diyorum, Öteki sana biraz daha vakit ver. Zorla almak istemiyorum kontrolü

-Tyler? sen misin?

-Ha ha.. Çok komik. ‘Fight Club’ parodisi çekmiyoruz burda.

-Söylediklerimin, yani söylediklerinin komik olmadığını mı iddia ediyorsun? Az önce bunların bir hayal olduğunu söylüyordun. Şimdi de kontrolü ele geçirmekten söz ediyorsun.

-Tamam, seni konuya dahil edebilmek için yalan söylemiş olabilirim. fark ettiysen, güzellikle rica ediyorum. Ama sana söz veriyorum, Kaos projesiyle gökdelenleri havaya uçurmayacağım.

Suratımda kendini beğenmiş bir gülümseme. Kendimden tiksiniyorum. İstediği oyunu oynamaya karar veriyorum.

-Diyelim ki sana bıraktım yerimi. Benden daha iyi olduğunu mu düşünüyorsun?

-Senden daha iyi olmak doğru bir tanımlama olmazdı benim için. Ancak kendine bu soruyu sorabilirsin. Daha iyi olamaz mıydın?

-Ben buyum.

-Ben de bundan bahsediyorum. Sen yetersizsin. Ama sorgulamıyorsun bile. Taktik hataları yapıyorsun. Piyonları önemseyip vezirini uçurumun kenarında terk ediyorsun. Değişime açık değilsin. Kaybettiğin oyunda kurallar değişmemesine rağmen aynı hamleleri yapıyorsun. Sonuç… Aynı. Bir karaktere sahip olduğunu düşünerek kendini avutuyorsun. Karakterli olmak sabit fikirlere saplanıp kaybetmeyi gerektirmez. Duyguların için de geçerli. Onlara hakim olup yön verebilmelisin. Oyunu kurallarına göre oynamalısın. Hata yapmaktan korkmamayı öğrendin. Eyvallah. Ama hatalarından da ders almalısın. Yanlış yaptığını sadece kendine değil herkese itiraf edebilmelisin.

-Neymiş bu hatalarım ve yanlışlarım.

-Hadi ama… Kendi kendimi ifşa etmemi bekleyemezsin. Nelerden bahsettiğimi adım gibi biliyorsun.

Bu çakma ben iyice canımı sıkmaya başlıyor. Karşıma geçmiş kendime söyleyemediklerimi yüzüme çarpıyor. Kalkıyorum. Odaya gidiyorum. Bi sigara yakmalıyım.

– Bana da getirsene bi tane.

Resmen yüzsüzüm. İnsanda biraz gurur olur. Kalk kendin al istilacı pislik!

-Bu kadar kırıcı olma. Altı üstü bi sigara…

Kafamın içindesin. Anladık. Çok güzel. Sırada ne var? Paralel evrenler mi?

-Küçük bir ihtimal. Ama görecelik teorisinde yeri var.

-Yeter! Cevap verip durma. Sinirlerimi bozuyorsun.

-Biliyorum. Biraz eğleneyim dedim. Eee, Ne diyosun teklifime?

Kendimle tartışmak için saat çok geç. Paketten iki sigara yakıyorum kendime. Kanepeye uzanıp sessizliğin keyfini çıkarıyorum. Tanrım, ne kadar gevezeyim.

-Ayıp oluyor.

-Düşünüyorum.

-Pek vaktimiz yok

Aslında küçük bir tatile ihtiyacım yok değil. Hep istemez miydim kendime tek yumurta ikizi bir kardeş. Fırsat ayağıma geliyor. Bir süre oluruna bıraksam her şeyi daha da berbat edemez sanırım. Olur bu iş

-Yani?

-Tamam.

-…

-Evet, nasıl olacak peki?

-…

Ses yok. Gözlerimi açıyorum. Yokum. Kanepede doğruluyorum. Artık sustuğuma seviniyorum. Bir hafiflik var üzerimde. Nasıl anlatsam. Kalan hayatımdan ben mesul değilmişim gibi. Sonuçları düşünmeden kendim olabilirim belki. Merkezdeki ‘ben’i çıkarınca daha bencil olabiliyor sanırım insan. İyi tarafından bakmaya çalışıyorum. Arada sırada masada bir fincan kahve bulmak güzel olabilir. Hem kendi kendime konuşmakta da level atlamış sayılırım.

Hayal kırıklıkları, üzüntü, keder, acı… Gelecek için endişelenmeme gerek yok artık. Nasıl anlatsam. Olması gerektiği gibi…