İçeriğe geç

Babaannem’e

Ve düşlerim de öldü,

Babaannem öldüğünde.

Onun kalbi ellerine yansımıştı sanki, pamuk gibi yumuşak. Doktorlar kollajen dokunun yaşla birlikte azalması ve buna bağlı ciltte gevşeme olarak yorumlamışlardı. Bence bi halttan anladıkları yok. Onu tanısalar benim haklı olduğumu anlarlardı.

Onunla ilkokuldaki sıra arkadaşımdan daha yakındık desem anlar mısın? Hani silgisini ısırıp yarısını sana veren o çocuk var ya, işte o çocuksu samimiyetten bahsediyorum.

Bazen hınzır bi çocuk gibi yanıma sokulup ‘kalk da parka gidelim derdi.’ Ve yüzündeki o gülümseme. Ben salıncakta sallanırken o banka oturup beni izlerdi. Ne zaman hızlansam suratı bizim türkçe öğretmenine dönerdi. ‘Yavaş be çocuğum astroit mi olacaksın.’ Sonradan öğrendim aslında astronot olduğunu onun aslının.

Sonra bir gün hastalandı. Sadece yatıyordu. Sabah erken kalkan, tüm çarşının altını üstüne getiren, haftada iki patik bitiren o gülen gözler şimdi sararmış bir çukur içinde kaybolmuştu.’Çok fazla portakal yedim.’ deyip o eski gülümsemesinin kalıntılarını takındı yüzüne, ne oldu sana diye sorduğumda. Anlamamıştım ya da o kadar ciddiye almamıştım. O kadın tekrar ayağa kalkacak ve parka gidecektik çünkü. Ben öyle sanmıştım.

Dışarıda arkadaşlarımla oynarken komşunun oğlu soluk soluğa geldi. Baban çağırıyor seni diye. Başka zaman olsa yarım saat daha oyalanırdım. Ama bi şeyler ters giderse on yaşında da olsan anlarsın.

Kafamı kaldırmadan evin yolunu yürüdüm. Her adım işkence gibi. Her adım göğsümde bir sızı. Her adım , bin yıl. Eve girdim. Halamın kesik hıçkırıkları. Babamın kırmızı gözleri. Amcamın diz çökmüş hali. Ve babaannemin yatakta yatan elli kiloluk sarı iskeleti.

Tepkim hiç ummadığım gibi. Gayet sakin. İçten içe biliyormuşum, bekliyormuşum gibi.

Aşağı indik. Babamın gözlerindeki ıslaklık… Hayatınızdaki en güçlü insanın çaresizliğine tanık olmak ve hissedebilmek içinde bi yerde annesini kaybeden bir çocuğun sessiz feryadını. Babaanneme değil babama üzüldüm. O an sarılmak istedim ona. Nasıl bir his anlayamazdım ve hissettiremezdim belki, ama çocuğuna sarılır bir anne, bir baba gibi sarılmak istedim. Saçlarını okşayıp bağrıma basmak istedim. Diyecek tek kelimem yoktu ama.

Elime bi yüzlük tutuşturdu. Gideceğim yeri tarif etti. Gittim. Donuk yüzlü adam bembeyaz bi örtüyü büyük bi poşete sığıştırdı. Evin yolunu tuttum.  Evde daha çok insan. Daha çok gözyaşı. Daha çok hıçkırık. Daha çok ölüm…

Cenaze namazı kılındı. Babaannemi koydukları o tahta kutu omuzlarda dolaştı.Yeşil bir arabaya kondu ve gitti. Peşinden arabalar ve bir de belediye otobüsü. Ben otobüse bindim, sanki komşusunun torunuymuş gibi. Ben otobüse bindim, sanki okula gidiyormuş gibi. Orta kapıyı da geçip üçüncü sıradan cam kenarına oturdum. Başımı cama yasladım, insanları izleyerek babaannemi taşıyan teneke parçasını düşündüm. Onunla gezmelere alışkındım. Bu seferki ve son yolculuğumuz parka değildi.

Otobüsten dışarıyı izliyordum. Bir anne bebek arabasını sürerek ilerliyor, iki çocuk yolun kenarında top oynuyor ve bir kağıt toplayıcısı çöpten karton çıkarıyordu. Birilerinin yolu son bulurken diğerlerine hiçbir şey olmuyordu. (Demem o ki hani hayatın merkezindeki biz de -evet sen de- öldüğümüzde diğer herkes aynı şekilde hayatına devam edecek. Çok da büyütmemek gerek belki ve daha mütevazı yaşamak gerek.) Bitmesini istemediğin her şey daha çabuk son bulur. Otobüs durdu ve yaşayan insanları ölüler diyarına kustu. Burası son durak der gibi.

Otobüsten indim. Akrabalarımın arasına karıştım. Mezar için açılmış çukura doğru ilerledim. Babaannem benden önce gelmişti. Sessizce mırıldandım. ‘Ne o, astroit mi olacaksın.’ Biraz mesafeli durdum, yine komşunun torunu gibi. Her şey çok normaldi. Ya da tam tersi. -Ama insan ağlamadan yaşayamaz.-

Tabut tekrardan hareketlenince göğsüm sıkıştı. ‘Ne için buradayız biz. Ben. Babaannem. Bi dakika, durun! Tamam yeter artık, kalk babaanne şakanın tadını kaçırdın. Söz veriyorum bir daha hızlanmayacağım salıncakta, hatta sen istersen binmem bir daha. Hem daha yeterince sarılamadım sana. Bilseydim hiç bırakmazdım. Ölmek sadece bir kelime değil miydi. Hep başkalarının başına gelmez miydi. Hem erken değil mi. Babaanne…’ Tabut o çukura yerleştirildiğinde kalbimi çıkardılar sanki. Ne kadar kum varsa o çukurdan çıkan, gözüme doldu. Önümdeki tüm o kalabalığa bir akvaryumun arkasından bakıyor gibiydim. Sonra çenemde birikti tüm o tuzlu su. Yere çöktüm. Burnumu çekiyordum. Küçücük bir çocuk gibi ağladım. Babamın yerine de ağladım. Etrafımdaki hiç kimse umurumda değildi. Durun diye bağırmak istedim. Durun lan durun. O benim babaannem. Hareket edebilsem koşardım, engel olurdum. Kafamdan geçen binlerce düşünce. Daha değil. Henüz değil. Son bir kez sarılmak. Neden yanında kalmamıştım ki. Arkadaşlarımla her zaman oynayabilirdim. Son bi kez başımı okşasaydı ya dizine yatırıp beni. Ama çok geç. Pişmanlık en derin hüzünden daha acı.

Ve çocukluğum da öldü,

Babaannem öldüğünde.