İçeriğe geç

Yazar: Sefa Kıras

Ben, Kendim ve Muzaffer

 

-Muzaffer

-Efendim abi

-Sigaram bitiyor çay yetiştir

-Hemen abi

Muzaffer yirmidört yaşında, babayiğit ama ağır başlı, sessiz bir çocuk. En yakın arkadaşımın oğlu. Babası Kenan ile hukukumuz sağ sol mevzusu kadar eski. Muzaffer’e rağmen terk etti bu dünyayı lüzumsuz. Dokuz yaşındaydı o sıralar. Annesi Süheyla’yı evlendikleri günden beri sevememiştim. Haksız çıkmak isterdim ama iki yıl sonra ne idüğü belirsiz bi adamla kaçtı. Güç bela velayetini aldım. Şimdi nasıl bilmiyorum ama o zamanlar çocuk esirgeme kurumuna pek güven olmazdı. Önyargılıydım anlayacağınız. Azılı haydut yetiştiriyor sanırdım. Yine de iyi mi ettim kötü mü ettim bilemedim.

Babadan kalma bakkal dükkanım el verdiğince en iyi imkanları sunmaya çalıştım. Öyle özel okullar, kolejler olmasa da sordum soruşturdum, en güvenilir hocalara emanet etmeye çalıştım. Ortaokulda yeni matematik hocası tokat atmış. Cinlerim tepeme bindi. Eski zamanlar gibi çıkış saatini bekledim. Arabasına binmeden evvel sağlam bir yumruk çaktım şerefsize. Kim olduğumu söylemedim. Her hangi bir öğrencinin babası veya hamisi olabilirdim. Tüm öğrencilerinden çekinecek, hiç birine dokunamayacaktı.

Abartılmış Eksiklik

 “Kadınların daha güzel olduğu zamanlar vardır. Gün batımı gibi. Sahil kenarında akşamüstü gibi. Yanağından yağmur damlasıyla süzülen masumiyet, bunu gören gözlerde mahrumiyeti hatırlatır ve mahkumiyeti perçinler. Yazmak istemediğim şeyler var. Korku gibi. Anlattıkça manalar yitecek gibi. ‘Kaybettiğim şeyleri hatırlatma, canım yanıyor’ der gibi. Beni bırak, böyle iyiyim gibi.”

– Eksik bir şey var mı?

– Ben de onu soruyorum deminden beri. Eksik ne lan?

– E..Efendim abi?

– Yav.. Kusura bakma. Bi çay daha getir sen kardeş. Sağolasın.

  Masaya bir şeyler aranır gibi baktığımı görmüş olacak ki böyle bir soru yöneltti eleman. Ne düşündüğümü anlamış olsa ne güzel olurdu halbuki. Oturur, karşılıklı çay içip halleşirdik belki. Eski sevgilisini ya da nişanlısını anlatırdı. Bana sıra gelmesiyle çocuğun beni anladığına pişman olması bir olurdu zannımca. Ocağın başında surat ekşiten mekan sahibini göstererek gitmesi gerektiğini gevelerdi. Gel gelelim Haşim abi öyle biri değildir. Sever beni. Herkese inat. Şu an mekan kalabalık olmasa, kendi çayını da kapıp gelmişti yanıma.

Kıssadan Hisset

   Kendimle çeliştiğim doğrudur. Bir çok konuda. Doğrularım eyleme geçtikten sonra yanlışlarım olabiliyor

“Sen haklıydın , kaçmalıydı buralardan

Göze çarpmadan, kimselere göz kırpmadan

Kalabalık ya da tenha, ayrım yapmadan

Kaçmalıydı buralardan, sen haksız çıkmadan.”

   Her şeye gülmemeliyim mesela. İçinde tarifi anlamsız bir boşluk varken bilmem kaç kasını harekete geçirip dudaklarını germek niye? İnsanları bu şekilde kandırmak da hoş değil ama münasip.

“Oysa kar taneleri,

Hafiften yağar ya..

Ne de yakışır saçlarına.

Günün ilk ışıkları

Okşarken yanaklarını

Oturup izlesem ya..

Seyir zevki yüksek bir manzara”

Pamuk İpliğine Düğümler

“Bir iplik yumağıyım ayaklarında tekir bir kedinin. Sarmaş dolaş. Karman çorman her şey. Ne yerdeyim ne de yerin dibinde. Ben düştükçe daha da derinleşiyor uçurum. Dibini merak ediyorum sanırım. Başka açıklaması yok bu istikrarlı inişimin. Dinlenmek için durakladığımda selam veriyorum tanıdığım tanımadığım kim varsa. El uzatıyorum. Sırt veriyorum. Onlar çıkarken el sallıyorum. Yolcu yolunda gerek diyerek bırakıyorum kendimi. Daha aşağılara. Masum insanların katledildiği, açlıktan ölüme terk edildiği, özgürlüklerinin kısıtlandığı, anaların evlat acısı çektiği bu dünyada kendine acımak.. Günlük acılar, yüzyıllık sancılar. Dünyanın merkezi sanmamdan mıdır kendimi, bu dibe vuruşlara özenişim. Kendimi beğenmişliğim midir kedere olan subjektifliğim. Sadece ön kamerası çalışan bir cep telefonu gibiyim.Özçekimlerimin sonu yok. Ah ulan ben merkezci zihniyetim. Akılsız ama kendi çapında düşünebilen. Analiz yasak. işte son…

Ürkek kırlangıçlara… Ve başlangıçlara

Yatakta doğruldu ve bir kaç saniyelik gecikmeyle sıyrıldı üzerini örten ağırlıktan. Desenlerini hafızasına kazıdığı halıyı arşınladı bir süre. Pencerenin önünde durdu. Eski, beyaz boyalı pervazın içinde gökyüzü ve yeryüzü adlı eşsiz bir sanat eseri. ‘tıpkı senin gibi’ dedi. ‘Leyla’

  Leyla gözlerini açtı. Evde kimse yoktu. Oysa emindi birisinin seslendiğine. Yataktan çıkıp evde yalınayak dolaştı. İçine işleyen soğuğa savaşmadan teslim oldu. Kendi kollarına sarıldı. ‘Üşüyorum, Mecnun!’

İşte Böyle ve Kuşlar Gökyüzünde

İşte böyle , birikir içinde ve anlatmaya çalışırsın beyaz zemin üzerinde. Karaladıkların, içinden geçenlerin kıyısından geçebilir. Ya da oralı bile olmayabilir kalemin. Ama bi umut vardır ya insanda. En dibe vurduğunda, tünelin sonundaki ışık gibi. Gözlerin kapandığında, elinden tutan yar gibi. Öldüğünde göğsündeki defibrilatör ve dudaklarındaki ambu gibi. Demem o ki, hani sırıtır sana, her koşulda. İşte o umudun verdiği cesarete ve yetkiye dayanarak, döker eteğindekileri. Sanır ki kalbimi koyarım ortaya, sanır ki benimki başka dünya. Unutma ey okur, ne ilk sensindir ne de son benim. Dünya kadar eski bu oyun, yıldızlar kadar parlak. Yüreğini koymuşsan ortaya, kelimeler bile en can alıcı silah.

İşte böyle birikir içinde. Ne diyordum ben. Neyse, biri şu gönül işlerinin köküne kibrit suyu döksün. Birisi yanına alsın da en uzak diyarlara götürsün. Beceremiyorum ben, en iyisi bi bilene danışmak. Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hâlâ kabul edemiyor musunuz? dedi bir bilen. Ah be esas oğlan, esas kız peşindesin hala. Esaslı meselelerden bahsediyoruz şurda. Kavuşursan nerde kaldı acının fiyakası. Bilinmez elemlere yolculuk için üçe basın!

Bir adam tanımıştım, açtığı yaralar kadar güzel bir kadın tanıyan. Kadının kendisi bile merhem olamadı. Mekanı cennet olsun!

Bilenlerden konu açılmışken “Oysa bir bilse gülüşünün kıyısına sığınıp

KIRMIZI BALON

Kirmizi balon

Hatırladıkça ağırlaşan anılar var. Ne daha güzel ne daha kötü. Olduğu gibi çöküyor zihnine, daha derine. Düşündükçe içinden çıkılmaz hale gelen saplantılar gibi. Bataklıktan kurtulmak için kanat çırpan sinek kuşunu düşün. Çölde yön bulmaya çalışan yarasayı. Soyu tükenmek üzere olan ornitorenkleri düşün. Çaresizlik üzerine bir tez hazırlıyorsan başlangıç noktan hazır.

“…Masada iki boş çay bardağı ve sessizlik. Oturuyoruz saatlerdir. Ama bu sessizlik konuşacak bir şey kalmadığından değil. Ağırlaşan ruhlarımızdan, nedensiz acılardan ve gereksiz hüzünlerden. Karşımda oturmuş bana bakıyor. Bazen göz göze geliyoruz. Ve bazen aynı hislerle kanıyoruz. Bunu fark edince ya o kaçırıyor bakışlarını ya da ben bir nefes daha çekiyorum derinliklerindeki ruhumdan.

– Hadi bana bir şey anlat.

– Ne anlatayım?

– Bilmiyorum. Anlat…

''Leyla'' mı ki ''leyla'' ?

Aynı parkta aynı bankta bu yedinci hafta. Elimde yarım saattir tuttuğum ancak bir kelimesini dahi okumadığım gazete. Bihaber olduğum haberlerle dolu sayfayı hafif indirip “leyla” ya bakıyorum. Adını bilmiyorum. Ama ben Mecnunsam o da “leylam” olmalıydı. Aklımdaki düşüncelerden bir bir sıyrılıp gözlerindeki o derin maviye dalıyorum…

Bir kaç saniye sürmüyor boğazımda bir düğüm, boğuluyorum o derinlikte. Bir an önce çıkmak için var gücümle yüzeye ulaşmaya çabalıyorum. Bu sefer de kanım dumanlanıyor , vurgun yiyorum tam düze çıkmışken. Ayağa kalkmışım o panikle. Çevremdeki insanların beni izledikleri duygusuna kapılıyorum. Kıyafetlerim de burası için pek uygun sayılmaz. Smokinini giymeyi unutmuş bir penguen kadar dikkat çekiciyim. Ve o bakınca siperdeki bir zürafa kadar savunmasız. Her an çaresiz bir deve kuşu misali kafamı toprağa gömebilirim. Bu performansımla oscar alıp ünlüler kaldırımına iki kuş ayağımı basabilirim.