Yazar Arşivleri: Niyazi Özel

Sıradan Hikayeler-1

Not: Hikayenin de notu olur muymuş demeyin? Baştan eteğimdeki tüm taşları dökeyim de, sonrasında şeyhi uçurmak zaten siz değerli okuyucularımızın ellerinden öper. Birazdan anlatacağım hikayenin sadece son kısmına şahidim. Geri kalanı soğuk bir Anadolu gecesi, sıcacık sobanın üstünde demlenen çayın hatırı ve hatırasıdır. Anneannem bilumum dedikoduları tükettikten sonra, nedense aklına gelmiş, uzun uzun anlatmıştır Deli Ramazanı. Anneanneme gelince, samimiyetine ben kefilim, güvenirliliği ise babasının evliya olması konusunda hafif sarsılmışsa da, annem tarafından kefil olunmakta ve tarafımca yeterli bulunmakta. Evliya meselesi ise anneannem ve kardeşleri arasında, benim ortalığı kızıştırmamdan çıkmakta. Babaları ile anneleri ayrılınca kardeşlerin bir kısmı baba da bir kısmı da annede kalmış. Anne tarafından büyütülen kardeşler babanın uçkur peşinde, teneşirin pakladığı biri olduğunu savunurken, baba tarafından büyütülen kardeşler ise sabahlara kadar Kuran okuduğunu, öldüğü gün çeşitli mucizeler gösterdiğini söylemektedir. Bu kavga hepsinin birleşip bana yönelmesiyle ve benim de sigara arası almam ile sonuçlanırdı. Yani anneannem salahiyeti konusunda ki tek çekincem budur.

Hülya ve Necdet mahallenin aşağısında otururlardı. Aşağı yukarı kavramı, düz ova üzerine kurulmuş İç Anadolu şehirlerinde mahallenin şehir merkezine yakınlığı veya uzaklığını ifade eder. Yoksa ne yokuşla ne de bir ırmakla ayrılmıştır aşağı ile yukarı. Mahalle dediğim delisi, bakkalı, camisi, ayyaşı, esnafı, memuru, yoksulu, zengini, köylüsü, kentlisi ile bir yolun etrafına dizilmiş sıra evlerden oluşur. Necdet Bey doğma büyüme bu mahallede oturmakta, yirmi senedir resmi tatil günlerini ve yıllık izinleri saymazsak memur rolünü oynamaktadır. Liseyi bitirdiğinden ve devleti temsil ettiğinden mahallenin önde gelenlerindendir. Tek dertleri ise çocuklarının olmamasıydı. Ankara’da ki hastanelerden, Konya’da ki cinci hocaya kadar bütün ilim erbablarına başvurup, değişik şekillerde ki hapları kullanıp, adları duyulmamış otları kaynatsalar da en son çareyi kader demekte bulmuşlardı. Necdet ile Hülya iki gün mahalleden kayboldular. Tam teorilerin sonu gelmekteyken ( sabah kahveleri, akşam üstü kapı oturmalarında neler konuşulmamıştı ki; bu sefer Van’da bir türbeye gitmişlerdi, İstanbul’da yeni bir doktorun methini duymuşlar, oraya gitmişlerdi, daha neler neler. En çok Bakkal Mustafa’nın kafası karışmıştı. Kim nerden duyduysa tüp bebekle ilgili bir şeyler gevelemiş, Bakkal Mustafa tüpün bebeğin neresine yerleştiğine kafa yormaya başlamıştı), ellerinde yeni doğmuş bir bebekle dönmüşlerdi. İşin aslı anlaşılıncaya kadar, Bakkal Mustafa her gelen müşterisine yeni bebeği görüp görmediklerini, tüpün neresinde olduğunu sordu. En sonunda tüpün o küçücük bedene yerleşemeyeceğini, gazın çocuğun içine doldurulduğuna kanaat getirmişti ki, Hülya ile Necdet’in fakir köylerden birinden beş çocuklu bir annenin öksüz bebeklerini aldıkları ortaya çıktı.

(daha&helliip;)

Yayınlandı: 27 Ağustos 2014

Ekinoks

Gökyüzünde ağlayan martıları düşle. Ve şimdi çık zihnimden.Gülümse ve artık hiçbir şey önemli olmasın.

Geçmişim sırtımda. Ağırlıklar acı veriyor. Acılarım ağırlıklarımın hepsini oluşturuyor.Hatırladıkça katlanıyor ve ben dünyayı sırtlanıyorum. Dengede duruyor çünkü ben dengesizliklerden oluşuyorum.

Şimdi bırak sırtındaki yükü.

Şimdi bırak artık hatırlamayı.

Bırak korkularını.

Bırak korkularımı.

Unut korkularımı.

İzin ver şimdi.

Şimdi ben hatırlamamalıyım

İzin ver.

İzin verme,

O yükü bir daha taşımamalıyım.

Gülüşünden düşmesem

Bari ona izin versen.

Müsade etsen

Senin yüreğini taşısam.

Yüreğimi yüreğine taşısam.

Abartmadan,

Yüreğine taşınsam.

Sığınsam.

Bari sen beni atmasan.

O iki yıldız küresinden düşmesem,

Bari ona izin versen.

Sana ihtiyacım olduğunu

Kabullensen.

Kabul etsen

Sana anlatsam.

Gözlerinde gördüğümü görmeni isterdim. Daha iyi bir ben yansıyor orada. Huzurlu bir ben parlıyor. Mutsuz olmak için tüm sebeplerim rötar yapıyor. Sana bakınca gülüyorum. Bir Alzheimer hastasının beynini ödünç veriyorlar o an bana. Kullan at. Tertemiz. Sen gülünce tüm dünya gülüyor. Sen gülünce ben de tüm dünyayı affediyorum. Bazen düşünüyorum da, gelecek nesillere en büyük miras gülümseyişin olurdu. Umudun simgesi olabilirdi. Beni kurtaran gülümseme, tüm insanlığı sakinleştirebilirdi.

Uzun bir yoldan geldim. Yorgunum. Ama anlatacak çok şeyim var. Otur karşıma. Sakinim.

Ve merak etme,

Karşımda sen varken

Dengedeyim.

Yayınlandı: 03 Mart 2014

Niye dans ediyoruz ki biz

Bir varmış, bir yokmuş.  Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde;  pirelerin pireliğinden, develerin develiğinden rahatsız olmadığı garip bir ülke varmış. Bu ülkenin en büyük özelliği, her dönem büyük mazlumlarının olmasıymış. Herkes o veya bu şekilde mazlum olabilirmiş. İlginç olan şey, mazlumlar da birbirini hiç sevmezmiş. O an hangi mazlum grubu zarar gördüyse diğer mazlumlar da zalimlerle beraber,  oh olsun deyip, zafer dansı yaparlarmış. Zalimin mazluma verdiği zarar diğer mazlumların zaferi olurmuş ve çılgınlar gibi eğlenirlermiş. Ta ki sıra kendilerine gelene kadar…

Ülkede yıllar böyle akıp gitmiş ama günün birinde, birileri çıkıp: ‘’Biz zalimin zalimliğine karşı savaşacağız. Gelin zalime karşı beraber savaşalım’’ demiş. Mazlumlara bu durum yılların bıkkınlığı ile samimi ve mantıklı gelmiş. Bir çok mazlum grubundan büyük katılımlar, destekler olmuş. Fikir ayrılığından veya bu birlikteliğe güvenmediği için katılmayan mazlumlar bile; sonuçta mazlum olduklarından bu gruba düşmanlık da beslememiş.

(daha&helliip;)

Yayınlandı: 05 Şubat 2014

Düşünmek Sadece Gak’ladığında Öldürür Kargayı!

Kelimeler, Albayım. Bazı anlamlara gelmiyor.                                                                                                                 OĞUZ ATAY /TEHLİKELİ OYUNLAR

 

 

Düşünmek insanlığın yazgısı.

Özgürlüğü ve de mahkumluğu…

Somutlaştırarak düşünebilen insan, etrafı denizlerle çevrili hapishanenin, en derin zindanında. Açlık, pislik ve çaresizlik içinde ölümünü; düşüncesinin son bulmasını beklemekte. Karnı verilen azığı kadar tok, adımları duvarların merhamet ettiği kadar çok.

Kelimeler, mapushane. Kelimeler, engel, aşılmaz dağ…

İnsan somutlaştırır, kelimelerle hayat buldurur düşüncesine. Kim bilir kaç çalınmış hayat var düşüncelerimde, kaç ölü gömülmüştü idrak tarlasına.

Kaç ruh sıkışmıştı cesede ve kaç ceset ruhsuz kalmıştı zihnimde. Mevlana’ya sormuşlar ‘’Aşk nedir?’’ diye. ‘’Ben ol ki bilesin’’ demiş. Ne ruhunda ki aşka kıyabilmiş, ne aşkın ruhuna.

Anlamları çalınmış ve anlamlar yüklenmiş kelimeler… Vatan dendiğinde, ne anlamlar yüklemiştik harflere. Kaç zamandır saldırıyorlar anlamlarımıza, kaçıncı cihan harbi patlak veriyor bir bilseniz zihinlerimizde. Düşünmek yasak elbette özgürce. Hayır diyor beriki hayır, o anlama gelmez, o kelimenin manası. Suskunluk özgürlüğün bedeli, fütursuzca düşünmenin kalkanı.

Susmak özgürlüğün bedeli…

‘’İnecek var’’ çığlığını ilk kelimeler dolmuşunda atmıştık biz. Havsalamızda ne varsa alıp yanımıza, inmiştik yarı yolda. Kelimelerle başladı savaşımız.

Düşünmek sadece Gak’ladığında öldürür kargayı!

Yayınlandı: 17 Ocak 2014

Fazla idealizm kediyi öldürür!

”Bizler ‘dâvâ’yı Ağrı Dağı’nın zirvesine çıkaracaktık. Yola koyulduk,
bin zahmet ve emekle, acılar çekerek dağa tırmandık. Zirveye
vardığımızda sevincimiz sonsuzdu ama küçük(!) bir noksanımız olduğunu
fark ettik: ‘Dâvâ’yı dağın eteklerinde unutmuştuk!? Meğer biz dâvâyı
değil, kendimizi zirveye çıkartmışız.”  

                                                                                         GALİP ERDEM

İdealist gençlik, bütün ideallerin, en ideal sloganı.

Taşranın iki yüzlülüğü, dizlerimizin bağı, benliğimizin tasması.

İdealizm, ideal bir insan olmayı reddedip, kahramanlar yaratma peşinde. Sokakta gördüğümüz bütün insanları değersiz ve geçersiz kılıyor. İmkanlı aşk; tatsız, fakir ama gurursuz genç; ahlaksızdır. Sürüdür onlar, beş para etmez adamlar. Bütün şahsiyetleri ideal bir şahsiyette yok eder ve ideal şahsiyet bütün benliklere merhamet eder.

İdeolog eşliğinde, mitinglerde fazlalıklarımızdan kurtulduğumuz ideal ahlaklarımız.

Bana ideallerini söyle sana ne olamayacağını söyleyeyim.

Ben onlar gibi olmayacağım ile başlayan serüvenim, keşke onlar gibi olabilsem temennisiyle sürmekte. Binlerce özür, Bakkal Sami’den, Terzi Hasan’dan, Manav Akif’den. Hani şu iş eğitimi dersinde yaptığımız kireçten kalıplar. Kalıbın içine harç olmaktı bize düşen, bembayaz, gururlu, haşmetli heykelcikler en nihayetinde sonumuz. Kırılgan, zayıf, yağmur altında eriyen kişiliklerimiz.

Yunus edebiyatı yapanlar, Yunus’u o ihtişamlı konferans salonlarına elbette almayacaklardı. Üstü başı perişan, kısa boylu, kirli sakallı, kokan bir Yunus’u. Belki de ideal ahlakları, üç beş kuruşu uygun görürdü Yunus’un payına.

Fazla idealizm kediyi, kibir de kargayı öldürür.

Yayınlandı: 11 Ocak 2014

Kefenlerimizi Giydik

halka

Ben kimim?

Aydınlığa karanlık olmayan yer yaftasını yapıştıran bizler mi benim kim olduğumu, bana söyleyecek. Aydınlığa yapılan haksızlığın farkında mıyızki? Karanlık olmasa aydınlığın farkına varmayacak mıyız? Aydınlık bütün anlamını ve de bütün haşmetini karanlığa mı borçlu.

Ben kimim?

Sen değilim, o değilim, siz değilim, onlar değilim, işte geriye kalan ne varsa ben O’yum.  Ben’den uzaklaştıkça mı başlıyor benliğim.

Şahsiyet sorunu işte tamda burada başlıyor. Toplumda kazanılan şahsiyet, görüşüne, takımına, yürüyüşüne, giyinişine. Hangi deli gömleği daha çok yakışıyor bana? Tepeden inme, tepemize binme bir şahsiyet. Sınırları çizilmiş, kalıpları oluşturulmuş deli gömlekleri. Hayır tabi ki de deli gömleği değil, elimiz kolumuz zaten bağlı, hangi hareketimizi kısıtlayacak prangalar. Belki de, sadece kefenlerimiz. İdeolojileri  şahsiyetimizin üzerine giydirilen kefenlerdir. Bir slogan daha, buda benden. Kendi idrakimize doğrulttuğumuz silaha bir kurşun daha.

(daha&helliip;)

Yayınlandı: 07 Ocak 2014

MAMAN

afgan çocuk

İlk gördüğümde, belki de aylardır ilk kez gördüğü sıcak ve temiz yatakta uyuyordu. Çekik gözleri, tombul yanakları ve kavruk teni ile bütün çocuklar kadar sevimli; soluk teni, bitkin bakışları ile hastane kadar soğuktu. Babası başında bekliyor, sorulara cevap veremiyor, başını iki yana sallayıp anlamadığını söylüyordu. Anlayabildiğimiz tek şey babanın gözlerinde ki çaresizlikdi.

Doktorundan hademesine kadar bütün hastane seferber olmuş, el kol hareketleriyle bir şey anlatabilme peşindeydi. Bir tür oyun olmuştu sanki, sessiz sinemanın bütün teknikleri kullanılıyor, gülüşmeler odayı dolduruyordu. Babası da artık olanları gülümsemeyle karşılıyor, başını iki yana sallamayı ihmal etmiyordu. Hademeler kendi aralarında toplanıp, oynamaya başlamışken hemşireler odaya girdi, ilki ‘’dün İngilizce sordum’’ cevap vermedi dedi, öteki ekledi ‘’biliyorsunuz ya benim çocukluğum Almanya’da geçti, Almanca dahi bilmiyorlar’’ diyerek kahkaha attı. Bu oyuna bir tek çekik gözlü çocuk katılmıyordu. Gözleriyle olanları takip ediyordu.

Çekik gözlü çocukla ilk kez ben iletişime geçtim. Muayenesini yaparken morarmış koluna dokunduğumda ‘’ah’’ dedi. İlk ve son konuşabilen ben olmuştum. Acı bütün dillerde aynı anlama geliyordu sanırım…

(daha&helliip;)

Yayınlandı: 02 Ekim 2013

Ramazan Ville

Teravih namazı için yola düşülürdü. Yola düşmek dediysem (Ramazanın iple çekilen eğlencelerinin başında gelir çünkü teravih namazı) koşar adım en arka safta, en kuytu köşede yer kapma yarışına koyulmaktı, bu yola düşmek. Hoş kendini bilmez amcalar kızardı ama olsun, biz keyfimizce güler, türlü numaralarla yanımızdakini berideki güldürmeyi başarırdık. Namaz çıkışı, mahallenin delikanlıları kahveden cigarayı ciğerlerine depolamış, taş ve kağıt oyunlarının hepsinde şansını denemiş, en demlisinden çaylarını içmiş, namazdan daha yeni çıkmış havası verdikleri nuraniyetleriyle (ki tüm mahalleli, hangi yaş grubunun, hangi mekana gittiğini, yaşanmışlığın verdiği tecrübeyle bilmesine rağmen) mahallenin yolunu tutarlardı. Kapı önünde öbek öbek toplanmış insanlar, her gün görüşmelerine rağmen tekrardan aynı konuların üstlerinden geçer, Ramazanın uzunluğundan, salatalık ve karpuzun susatmadığından dem vururlardı.

Sahurda masanın baş köşesi kapılır, yarın öğle namazına kadar tutulacak tekne orucu için, tekne iskeleye sıkı sıkıya bağlanırdı. İftar da şikayet ettirecek bütün malzemeler hazırdır, börekler, çörekler yan yana dizilmiş, evin babasının küllüğü itinayla masaya ilk konulmuştur. Baba dar sahur vaktine, çok sigara sığdıracak hesabı, bildiği bütün aritmetik formüllerini kullanarak bulmaya çalışırdı. Anne evin kahrını gene sırtına yüklenmiş, kimin kaç bardak su içtiğini hesap etmeye başlamış, eksik olanları takviyelemeye koyulmuştur. Davulcu sahurun ortasına yetişir, her gece çıkılan pencereden gene davulcuya bakılır. Mani söylüyor mu diye kulak kabartılır, lakin tok bir sesden, ve babanın girin içeri ikazından başka bir şey ilişmez kulaklara. Hummalı çalışma ezan sesinde biter, bu sefer ciddiyetle sabah namazına durulur.

(daha&helliip;)

Yayınlandı: 22 Temmuz 2013