Yazar Arşivleri: Mehmet Çetin

Dünya bir satranç tahtası değildir!

Olmamalıdır!

Hem Tuncay hem de Asaf ilk bir kaç gün ne olup bittiğini pek anlamasalar da ve kimseye dertlerini anlatamasalar da durum yeterince açıktır. İş başa düşmüştür (Unutkanlar için tekrar edecek olursak, dev göktaşının avrupaya çarpmak için Çocuk bayramını bulması iki tane ufarakçanın başına bela olmuştu). Yapılacak bir şey yoktur. Kendi aralarında oturur ve durumu görüşürler. Sıkıntılar insanı çabuk olgunlaştırır. Bir günde saçları beyazlayan Cüneyt Arkın filmlerini biliriz hepimiz. Onlar da artık kolları sıvamanın vaktinin geldiğini anlarlar.

Bu olgunluğun arkasında yüzyıllar boyu çocuklarını devlet geleneği ile büyüten, onlara hayatlarının ilk adımlarında padişah hayatları okutan ailesinin ve devletin kurucusunun hayat izlerini adeta yaşatan öğretmenlerinin payı yadsınamaz.

İlk günlerde herşey iyi bir şekilde gitmektedir. Her ikisi de panik anının uyumu içinde elinden geleni yapmakta, bakanlar ile ve diğer bürokratlar ile istişareler sonucu devlet yönetiminin inceliklerine vakıf olmakta ve aynı zamanda da çeşitli hamleler yapmaktadırlar.

Tuncay futbol hayatına ilkokul ile birlikte başladığında her çocuk gibi forvete yerleşmeye gayret etmiştir. Fakat yıllarını bu büyüye adamış yaşlı kurt onun asıl bulunması gereken yerin ortasahanın ortası olduğunu ilk antrenmanda anlamıştır. Futbol sahasında Tuncay takımın beyni olur. Asaf için hatırladığı ilk oyuncağı marangoz olan amcasının onun için çam ağacından yonttuğu satranç tahtasıdır. Yaşı küçük olsa da zekası ve tecrübesi sayesinde kendisine has açılışlar dener. En sonunda oyun tarzını, piyonları karşılıklı değişmek suretiyle diğer taşlarına alan açmak üzerine kurmuştur. Bu yüzden Fransız açılışı onun için biçilmiş kaftandır.

Her ne kadar olgunlaşsalar da bu bir Türk filmi olmadığından hala çocuk yaşta ve çocuk gözlerle dünyaya bakarlar. Bu yüzden içinde bulundukları durumu kontrol etmenin en kolay yolu oyun oynamaktır. Evet koskoca bir ülkenin geleceğini şekillendirmek için yapmaları gereken ve de yapabilecekleri tek şey oyun oynamaktır. En iyi bildikleri oyunları!

30 Nisan 2022

Yanmış ve yıkılmış Avrupa kendisine bir çıkış yolu aramakta ve bu arayış onları Türkiye ile bir savaşın eşiğine getirir. Kaostan en az etkilenen topraklar Avrupaya tutunmuş yarımadadır. 2019’da Balkanların bir kısmının, Suriye’nin ve hatta İran’ın kuzeyinin ilhak ettiği yeni Türkiye daha büyümüş ve sıkıntılı süreçlerden daha kolay geçme lüksüne kavuşmuştur. Bu olay yaşanmadan önce, son bir kaç yıl içinde ilk defa bu memlekette insanlar yarın acaba nasıl bir tuhaflık olacak düşüncesinden kurtulmuşlardı. Fakat talihsizlikler yine döner dolaşır bu kavruk yüzleri, çatlamış elleriyle gariban insanları bulur.

Avrupa’da açılan ve üç tane ülkenin ortadan kaybolmasına neden olan dev çukurun izleri silinene kadar bölge insanlarının başka bir yere yerleşmesi kaçınılmaz olur. Aslında Birleşmiş Milletler olağanüstü toplantılar ile ülke vatandaşlarına Afrika’da yaşanacak bir bölge göstermişlerdir. Ulaşımları ve konaklamaları yine BM tarafından karşılanacaktır. Fakat yıllarca yamyam olarak gördükleri insanların komşuları olma düşüncesi hiç de sıcak karşılanmaz kıta avrupasında.

Evlerine en yakın ve yaşanası tek bir alternatif kalmıştır: Balkanlar. 100 yıl önce yuvadan uçan ve kendiliğinden tekrar yuvaya konan Balkan toprakları yine bir ayrılığın eşiğine gelmiştir. “Balkanları verin başka bir yer istemiyoruz” sözleri Anadolu insanının bilinçaltında bir yerlerde kendisine yer bulur. Yüzyıl önce dedelerinden aktarılan miras bu durumun hiç de öyle basit olmadığını söylemektedir. Fakat yaşanan sorunlar, günün getirdikleri bu sefer açıkça
şunu göstermektedir ki: “Batı bu sefer samimidir.”

Özetlemek gerekirse durum şundan ibarettir:

Ya Srebrenisalı kasap Yusuf amcaya “Amca siz nasılsa alışkınsınız yerinizi yurdunuzu terketmeye…” denilecek, Mostar semt pazarında Türkçe tekrar unutulacaktır.

Ya da bir balkan şehri için Tebriz Ulu Camii’nde huzurla eda edilecek Cuma namazlarından vazgeçilecek, Kerkük’teki manav Hüseyin amca tehlikeye atılacaktır.

nastol.com.ua-47533

Yayınlandı: 18 Mayıs 2014

Hayat bir futbol sahasıdır!

göktaşı

20 Nisan 2022!

Ankara’nın göbeğinde Cumhuriyet ile yaşıt bir ilkokul.

Öyle bir ilkokul ki içinden kimler yetişmemiş?

Cumhuriyet ilkeleri ışığında okumayı öğrenip aynı doğrultuda eğitim hayatını tamamlayan ilk bürokratlar hep bu okuldan mezun olmuş. Cumhuriyetin 99. yılında, Çocuk Bayramında Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık makamlarına oturacak çocukların bu okuldan seçilecek olması, sanırım kimse için tesadüf olmamıştır. Merak edilen tek soru şu olabilir: Hangi çocuklar?

Gözlüklü, göbekli Seyfettin amcanın oğlu gözlüklü ve göbekli Asaf. Okuma yarışmalarında birinciliği kimseye bırakmayan o zeki çocuk. Bu çocuğu görünce zeka ve çalışkanlığın genler vasıtası ile aktarılabileceğine insanın inancı bir kez daha artıyor. Büyük dedesi cumhuriyet, babası da günümüz Türkiye’sine imza atmış başarılı isimlerden. Öyle görünüyor ki Asaf da aynı yolda kararlılıkla ilerleyecek. Zaten adını ve soy adını söyle sana gelecek tahlili yapalım. Asaf Tunçbilek!

(daha&helliip;)

Yayınlandı: 10 Mayıs 2014

Yine, yeni, yeniden…

Memlekette amatör maçların oynandığı halı sahanın yanından geçerken durakladım.  Çünkü biz top peşinde koşarken orası halı değildi. Kum bile değildi. Betondu! On yılımı verdiğim sahanın şahidi dizlerimde oluşan yara beredir. Şimdi görünce eski anılarım canlandı.

Uzun zaman top ile verdiğim mücadelede üniversite sınavı da dâhil hiçbir şey beni yıldıramamıştır. Fakat ara ara yaşanan sakatlıklar ve hastalıklar nedeniyle sahalardan uzak kalmışlığım vardır. Sakatlık dönüşü her zaman sanki ilk sahaya çıktığın gün gibi olur. İlk on dakika top ayağına dolaşır, acemilik çekersin. Bir yandan da normalde koşmayacağın yerlere koşar, tekmeye kafa atarsın. Şimdi yazarken aynı duyguları meslekte de yaşadığımı farkediyorum. İlk atandığımda telefonumun hızlı aramalar bölümünde konsültan hekimlerimin numaraları kayıtlıydı. İçinden çıkılamayan durumlarda 24 saat yol yardımcılığı yaptılar.

Hayatım boyunca hep iki işi bir arada yaptım. Ders çalışırken televizyon izledim, kitap okurken müzik dinledim. Üniversite sınavına hazırlanırken futbol oynadım, vizelere hazırlanırken bilgisayar oyunlarına sardım. En son Anadolu’nun ücra bir köşesinde, yolun gerçekten bittiği bir ilçede ders çalışmak dışında bir iş bulamayacak noktaya geldim. Orada da üzerime düşeni yaptım ve dil öğrenmeye merak sardım. Rüyalarımı yabancı dilde görüyorum! Yeni hayatım ile ilgili tek gelişme bu da değil! Üstüne bir de göçebe oldum. Hem de yazlık-kışlık diye yılı değil ayı ikiye böldüm.

(daha&helliip;)

Yayınlandı: 07 Ocak 2014

Bir susuştur, çaresizlik

siyah

Not:Bu hikaye, gerçek olamayacak kadar gerçektir.

‘’Hayır’’ diyor. ‘’Hayır izin vermiyorum. Kesemezsiniz ayağını, kestikten sonra ne işime yarayacak ki.’’

Ortamın gerginliğini, kasvetini, çaresizliğini, insafsızlığını, hayvanlığını dağıtmak için La havle’leri sıralıyorum. Düşüncenin bütün yolları çıkmaz sokağa varıyor, duygular bataklığa saplanmış insaf bekliyor.

‘’Beyefendi sanırım anlatamıyorum, eşiniz eğer bu ameliyatı olmazsa, ayağında ki enfeksiyon vücuduna yayılacak, ve ölecek.’’ Cümlenin son kelimesine, son hecesine bütün gücümle ve sabrımla vurgu yapıyorum, anlasın diye. Anlasın diye yalvarabilirim, çaresizliği tadıyorum doyasıya.

Kadıncağızla göz göze geliyorum, susuyor.

Çaresizlik, umutsuzluk ve hiç yaşayamamışlık var yorgun gözlerimde. Hangisine ben sebep oldum seçemiyorum. Ölür vurgumla, vurgun yiyen ben oldum . Kalan gücümü de kadının gözlerine kurban ediyorum.

‘’Bak kardeşim’’ diyor. ‘’Benim karım değil mi, ben istemiyorum böyle bir ameliyat, doktor değil misin? Kurtaracaksan sağlam kurtar.’’ Bütün kavramlarım iç içe geçiyor, sağlamlık, kurtarmak, yaşamak ve ölmek…

İnsanlık idam sehpasında, insafsızlığını geçirmiş boynuna, idam ediliyor.

Kadına dönüyorum, ‘’bu karar senin, yaşam senin, istersen hemen yaparız ameliyatını. Kurtulabilirsin, daha her şey için çok geç değil.’’ Gülmüyor ama anlıyorum, her şey için çok geç, hem de umduğumdan, umduğumuzdan daha geç.

‘’Çocukların için diyorum’’, susuyor. ‘’Bak kadın koruma evleri var, sana destek buluruz, bu adama mecbur değilsin.’’ Bu adama derken ki kinimden ben bile ürperiyorum. Söylediğime ben bile inanmıyorum.

Belli ki kadın da inanmıyor, susuyor.

Adamla tartışıyoruz, lakin fayda vermiyor. Bağrışmalar, küfürleşmeler, pes edişler ve susuşlar…

Kadın onaylamıyor ameliyatını, sadece susuyor.

Bir hafta izin alıyorum, çünkü susuşlar zihnimde yankılanıyor.

İzinden sonraki birkaç gün de odasının önünden geçemedim. Sekretere, hemşireye, hasta bakıcıya, çaycıya… Sustum soramadım, onlarda sustu cevap vermedi…

Kadın ise, ben ayrıldıktan birkaç gün sonra, bir daha hiç konuşmamacasına suskunluğuna devam etmiş.

Yayınlandı: 27 Kasım 2013

BABA DEDİ!

akılküpüBir süredir yüküm sırtımda gezip duruyorum. Kaç kilometre yol yaptığımı ben bile bilmiyorum. 7’den 70’e bir sürü insanla muhabbet ediyorum. Hem üst hem de alt sınırda gezenlerden de çok şey öğreniyorum.

Jazz müzik cdsi koyun arabanıza, bir gün lazım olabilir!

Alt sınırdakiler daha çok duygusal öğrenmeleri gerçekleştiriyor. Bu grupta yedi değil iki yaşında bile muhattaplarımız mevcut. Kendisi yürüme ve hatta koşma dönemine girmiş olsa da konuşma eylemi henüz emekliyor. Bir iki kelimden müteşekkil bir kelime hazinesi mevcut. Birisi tahmin edebileceğiniz üzere “anne”, diğeri de “baba”. Bunun yanında “annanne” gibi birkaç tane daha yarım yamalak kelimesi ve papağan misali tekrarlama yeteneğine ulaşmış durumda.

Baba!

Henüz baba olmamakla birlikte, bu kelimeyle ilk karşı karşıya kalındığında oluşacak atmosferi tahmin etmek çok zor değil. Niyeyse gözümde Türk filmlerindeki kavuşma sahneleri canlanıyor. Hani yavaşlatılmış bir şekilde uzun uzun koşarlar da bir türlü bir araya gelemezler. Sonrasında da vuslat hasıl olur ve eski adamların bile gözlerinde birkaç damla yaş oluşur. Öyle bir mutluluk işte!

(daha&helliip;)

Yayınlandı: 06 Mayıs 2013

Deve dikenlerine inat!

Bir çocuk varmış… Bacağında kısa don, ayağında spor ayakkabılar… Öyle spor ayakkabı dediysek eskinin pahalı, bugünlerin ayağa düşmüş ayakkabılarından bahsetmiyoruz elbette. Öyle pazardan alınmış alelade ama bir o kadar da özel ayakkabılar onlar. Neyse efendim, çocuk elinde bir top, yüzünde gülümseme ile merdivenlerden koşa koşa iniyor.

1 saat sonra..

Çocuk elinde aynı top ve merdivenlerden çıkıyor. Bu sefer koşmuyor, adeta sürünerek çıkıyor merdivenleri. Yüzü yerleri süpürüyor derler ya işte aynen öyle bir halet-i ruhiye içinde. Bir terslik olduğu hem yüzünden hem kıyafetlerinden gayet iyi anlaşılıyor. Henüz üstü bile kirlenmemiş! Eve geldiğinde çamur, toz, toprak ile “kirlenmek güzeldir” sloganının hakkını sonuna kadar veren çocuk, bugün tertemiz kıyafetlerle eve çıkıyor. Sizin anlayacağınız topun da çocuğun da havası yok.

Anadolu’nun küçük bir şehrinde yaşıyor çocuk. Küçük derken öyle 3 haneli binlerle ifade edilemeyecek kadar küçük, gerçekten küçük bir şehir. Hani amiyane tabirle de ifade edilebilecek kadar küçük! Bir memur çocuğu ki lojmanda oturuyorlar. Lojmanın bir tarafında içinde sürekli farklı farklı köpeklerin olduğu bir bahçe, diğer tarafında da deve dikenleri ile dolu top sahası. Arkasındaki kuru çayı da unutmamak lazım. Bakmayın siz isminin kuru olduğuna! Hele bir yağmur yağsın, adeta çocuğun merdivenlerden inişinden daha coşkulu akardı o zamanlar.

Deve dikenleri…

Her şey daha büyüktü o zamanlar. Ağaçlar, arabalar, insanlar, köpekler… Hatta yeni alınan topun katili deve dikenleri bile çok daha büyüktü. Hatta ve hatta gönüller bile daha büyüktü o zaman. İşte o günlerde sevmek ve sevilmek anneye, babaya, öğretmene duyulan bir hissiyat. Bir de üç-dört yılda bir küçük ellerde büyük bayraklar ve boyundan büyük iddialarla tutulan sevgi var tabi ki. Ötesi az sonra deve dikenlerinin katline maruz kalacağını bile bile topunu alıp özgürce koşmak ve geceleri arkasına saklanacak büyük bir ağaç bulmakta tükenmiş zamanlar. Geceleri dediysek öyle bugünün gençlerinin saat mefhumu üzerinden konuşmuyoruz elbette. Çünkü o zamanlar hala “hoca Allahuekber demeden evde ol” sözünün geçerli olduğu yıllardı. Bizim ve tanıdığım bütün insanların evlerinde eksik olmayan gazetenin verdiği bisikletlerin sıralandığı günler de aynı  yıllara rastlıyordu.

Gönüller büyüktü o zamanlar…

Zaman geçtikçe sevdiklerinin sayısı arttı çocuğun. Gönül mü büyüyor? Belki küçülen gönüllere rağmen maharet artıyor ki o gönüllere daha çok sevgi sığdırabilmek de mümkün oluyor. Maharette öyle ilerliyor ki çocuk, ergenlik isyanlarıyla sadece tek kişiye emanet etmek istediği gönlünün zincirlerini kırıyor ve açıyor kapıları sonuna kadar.

Karanlık gönüllere Nur…

Açılan kapılarla birlikte bir nura yol açılıyor. Sevdayı zorlukların ardında arayan, aradıkça zorlaştıran ve zorlaştıkça da güzelleşeceğine inanan mazoşistlere inat, ilk nefeste o nur doluyor ciğerlere. Bir sigara bir de o böyle sarabiliyor bütün benliğini insanın. Kıymet bilmek için acı çekmeyi zaruret görenlere karşı adeta bir başkaldırıdır bu yaşanan. Bu yaşanan yeni bir milattır.

Gönüle akan nur ile birlikte, bir tek o kalır içeride ama onunla birlikte herkese her şeye de yine yer vardır. Hatta daha çok yer vardır. Zamanla anlaşılır esrar. Gönüle girenler hep birşeyler getirmişler gelirken; kaprisler, korkular, pazarlıklar, ön yargılar… Fakat o istisna, O müstesna. Küçülmesine rağmen artan maharetiyle övünen gönül kendinde bildi bunca zaman hikmeti. Zaman yoğurdu çocuğu, hamlığı, çiğliği aldı ve attı üzerinden. Kısacası açtı gözlerini çocuğun. Ne de olsa çocuk değildi artık ve gerçekleri bilmesi gerekiyordu. Gösterdi ona bütün çıplaklığıyla: Maharet onda değil, O’ndaydı!

Selam ve dua ile…

 

Yayınlandı: 04 Eylül 2012

Öksürmek İsterken Ciğerlerim Döküldü..

Adam her Türk gencinin en büyük fantezisi olan hayalini gerçekleştirecek olmanın mutluluğu içinde atletle televizyon karşısına oturdu. Sehpanın üstünde kuruyemiş, kola, sigara, meyve tabağı hazırdı. Evde yalnız başına oturup, hiç yerinden kalkmadan hemen hemen bütün  temel ihtiyaçlarını karşılayabileceği ortamı bulmuştu. Kısacası Nirvana’ya ha ulaştı ha ulaşacaktı.

İşte o an! Reklamlar…

Kurallara uymak konusunda oldukça başarısız olan bu milletin bir parçası olan yayıncılar, reklamlar konusunda verilen süreyi sonuna kadar ve bir saniye artırmadan kullandıkları için tebrik edilmeyi sonuna kadar hak ediyorlar.

(daha&helliip;)

Yayınlandı: 28 Ağustos 2012

Biz İnsan Değiliz Trabzonluyuz!

“Amazon Ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD’de fırtına kopmasına neden olabilir. Farklı bir örnekle bu, bir kelebeğin kanat çırpması, Dünyanın yarısını dolaşabilecek bir kasırganın oluşmasına neden olabilir.”*

Bu teoriyi en gerçek manasıyla içselletirmiş insanların başında bugünlerde herhalde bir ABD dış politikasının belirleyicileri bir de biz durumdan vazife çıkarıcılar bulunmaktayız. Hatta onlar için bu durum son birkaç yüzyılın gerçeği! Bizim için ise kadim bir geleneğin ürünü olarak sırtımıza doğrudan yüklenmiş.

Durumdan vazife çıkarmak… En iyi yaptığımız iş herhalde bu olmalı! Herkesin hayatını ve ideallerini gerçekleştirmek için ifa ettiği bir meslek olsa da hayata karşı tavır noktasında geliştirdiği en büyük aksiyon zincirini bu hissiyat oluşturuyor. Bu hissiyat diğer duygularımıza yön veriyor ve hatta hayatımızı ciddi anlamda şekillendiriyor.

Durumdan vazife çıkarırken çok mu iş yapıyoruz diye bakınca öyle kendimizi bulutların üstüne yerleştirmenin bir anlamı da yok. Mezuniyet törenine katılan fakat henüz yanına yanaşmayı başaramayan bir insan olarak söyleyebilirim ki, iyi bir doktor olmak kaygısına hiç düşmedim. Hatta çoğu zaman niye “iyi” dediğimizi de anlayabilmiş değilim.

Durumdan vazife çıkarmamız da aslında hayata karşı geliştirdiğimiz “insan” olma mücadelemizin bir parçasından gayri bir emel taşımıyor. Biz insan olmaya çalışıyoruz. İyi bir insan olmaya değil!

Zamanında Atatürk’ün karanlıktan korktuğu söylendiğinde millet ayağa kalkmıştı. Atatürk’ün karanlıktan korkması ne kadar doğalsa milletin bu tepkiyi göstermesi de gayet sıradan olsa gerek! Hatırlarmısınız Cesur Yürek filminde şöyle bir diyalog yaşanır:

William Wallace: İskoçya’nın evlatları! Adım William Wallace!
Bir Asker: William Wallace’ın boyu iki metredir.

Bu diyalogda yaşandığı gibi hayata bakan bir milletin Ata dediği Mustafa Kemal’in de karanlıktan korkması kabul edebileceği gibi bir şey değildi.

Son dönem popüler tarih dizilerinin de sık sık eleştirilmesinin altında aynı ruh hali yatıyor. Ne de olsa bize uyumayan, yemeyen, içmeyen, günahsız ve vebalsiz insanüstü varlıklar anlatıldı. Hâlbuki hiçbir zaman onların gerçek manada insan olduklarını anlatmayı kimse denemedi.

Sürekli biri içki içerdi-içmezdi, korkardı-korkmazdı, ağlardı-ağlamazdı tartışmaları aldı başını yürüdü gitti. Biz durumdan vazife çıkaranlara da aynı muamele devam ediyor. Hâlbuki bizim de insan olabilmekten öte bir gayemiz yok!

Değil mi ki:

“Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâlâ hazretleri sizi helak eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği  kimseler yaratırdı.”**

Bizler insan olma amacıyla her durumdan vazife çıkarmaya devam ederken daha çok insan olabilmek adına hata yapmaya devam edeceğiz. Keyfiyetten değil! Daha çok insan olmak adına!

 

 

Not: Bu yazı sahip olduğum köpek korkusuna bahane bulmak amacıyla yazılmamıştır.

 

 

*        Kaos Teorisi, Edward N. Lorenz

**    [Müslim, Tevbe, 9, (2748); Tirmizî, Da’avât 105, (3533)

 

Yayınlandı: 20 Haziran 2012