İçeriğe geç

Yazar: Alperen Gökçe

Şarapneller-X ya da SON

-Bir kalp, bir tedirginliği ne kadar taşıyabilir. -Taşıyabildiği yere kadar. -Nereye kadar diye sormadım. Ne kadar diye sordum. Aslında sana hiçbir şey sormadım. Çünkü sen, bütün soruların sebebisin. Her şeyi bu kadar düşünüyorsam eğer senin yüzünden. Sana, kimsenin kimseye göstermediği bir dehşetle kızmak istiyorum. Belki yumruk bile atarım. Hoş, sen onu da seversin. Morarmış bir gözle gezebilmenin verdiği özgüveni dahi şahsiyetine tuğla diye koyarsın. Belki de doğru olanı sen yapıyorsun. Sen benim şahsiyetimi aldın. Sana, böyle alt dudağım titreye tireye konuşuyorsam eğer korkumdan değil. Dilime getiremediğim kelimeler yüzünden. Sen benim kelimelerimi aldın. Hatırlarsan hep hikâye yazardım. Sanki bugünün habercisiymiş gibi kötü ve karanlık hikâyeler. İnsanoğlu işte; yine de satır aralarına umudu nakşeden cümleleri yazmadan edemezdim. Sen benim kalemimi aldın. Sana…

Şarapneller-IX ya da Başlanılamayan Hikayeler Adına

Penceresinin önündeki çam ağacının dallarının arasından ay ışığını seyrediyordu. Çok uzaklardan gelen zayıf siren sesi, odasına belli belirsiz giriyordu ama düşüncelerinden kopmak için ihtiyaç duyduğu dikkat dağınıklığının tecessüm etmesine kâfi değildi. Yazmak ona şifa veriyordu. Fakat yazmak onu eritecek derecede yoruyordu da. Siren sesleri kesildi. Kendisini her şeyiyle bıraktı. “Bir hikâye yazmalıydım” diyordu “Göğün, ince ince döküp de yüksek sıradağların kuytularında değdirdiği yerde bembeyaz biriken karların hikâyesi. Esasında daha çok yılın dört mevsimi, dört mevsimin on iki ayı, on iki ayın her günü doğup da o kuytularda biriken kara, ışığını ve ısısını ulaştıramayan güneşin de hikâyesi. Kışın bembeyaz ekilen karın, pınara su olarak yürüdüğü baharın hikâyesi aynı zamanda. Bahar yağmuru sonrası yaylaya mantar toplamaya çıkan ve zirvedeki bembeyaz karı, usandığı…

Şarapneller-VIII*

*Esasında bir yazıdan başka yazıya Ben aslında “olur da bir öykü yazma haddini kendimde bulursam senin öykünü yazmak isterim” diye söz verdiğim adamın öyküsüne niyet edecektim. Sonra ona “senin hayatında ne varsa onları tek tek imbikten geçirip bir kısmını çocukluğumu koyup kaldırdığım kutuya koydum. Diğer kısmını da gençliğimi koyuyor olduğum kutuya koyuyorum. Ve daha pek çok kutu var sana dair pek çok şey koyacağım. Ama bunları sana anlatamam. Sen de ben de ağlarız. Ve o öyküde, neden her bayram öncesi o mezarlığa gidip, isimsiz taşlara Fatiha okuduğumu da yazacağım.” diyemedim. Çünkü deseydim, o da ben de ağlardık. İnsan diyemediklerinden müteşekkil. Kendimden biliyorum, zaten insanın, insana dair iyi-kötü bütün bildikleri kendindendir. Şu yaşıma kadar en çok kendimle konuştuğumu gördüm. Ve insanın…

Kara Kahvehanenin Muhabbetleri-II

 

– Evimin önündeki ağaç, ıhlamur ağacıymış meğer. Yaprakları döküldükten sonra sordum da öğrendim. Ne güzel ağaçmış. Şimdi “bir çiçek açsa” diyorum Nusret Abi. Bir çiçek açsa sanki bütün mevzular hallolacak gibi geliyor. Ne dersin abi? Olur mu?

– Olmaz.

-Neden abi?

– O ağacı, yapraklarını dökmeden evvel ıhlamurun kokusundan bilseydin olurdu. Şimdi sen o ağacı yapraklarını döktükten sonra, senin de dediğin gibi sordun da bildin. Yapraklarını dökmeden önce de o ağaç senin balkonunun dibindeydi ama sen bir kez olsun kokusunu alamamışsın be Veysel.

-İyi de ağaç aynı ağaç, dal aynı dal, çiçek açtığında da koku aynı koku olmayacak mı abi?

-Olmayacak.

Nusret konuşmanın başından beri elinde tuttuğu sigarasını yaktı. Bu hep böyle olur; konuşurken önemli yerlerin altını çizmek için önce mutlaka bir sigara yakılır.

-Olmayacak. Çünkü sen o ağacı yaprakları döküldüğünde, belediye gelip budadığında yani balkonunun önü açıldığında, kokusuzken bildin. Aynısını başka bir bahçede görsen “bu ne ağacı” diye yine soracaksın. Bu sebeple olmayacak, anlatabiliyor muyum kardeşim?

-Anladım abi.

Hiçbir şey anlamamıştı Veysel. Yavaşça, dalgın bir şekilde kalktı ve montunu giydi.

-Nereye Veysel?

-Eve abi. Ağacın balkonuma uzanan yanlarını keseceğim. Şimdi tomurcuklanırsa boş yere umutlanmayalım.

“Git bakalım git, bok kesersin o ağacı” diye söylenerek sigarasını içmeye devam etti Nusret.

Şarapneller-VII

  Son konuşmayı dinlemişiz, kalbimizin kemiğimize çarpa çarpa atışının sesi taaa kulaklarımıza vurur bir vaziyette Bâb-ı Âli’ye doğru gidiyoruz. Öyle bir yemin etmişiz ki aramızda en ufak bir tereddüt gösterip geri döneni indireceğiz, kardeşimiz dahi olsa indireceğiz. Üzerimizde zerre kadar itaatsizlik emaresi yoktu. Edirne’yi Bulgara verecek olanlara karşı, “Edirne’yi verdirtmem” diyenlere itaat ediyorduk. Bizim için mevzu bundan ibaretti ve yeterliydi. Yola çıkmadan evvel içtiğim son tütünün o tatlı acısı hâlâ damağımda. “Ne güzel bir tat, belki de dünyada alacağım son tat bu” diyorum. İşin açığı tütünün tadından başka bir tat da bilmiyorum. Sesler artıyordu iyice, kalabalık da çoğalıyor. Ne oluyor lan düşüyorum. Sıçrayınca gözümü açtım. Uykunun en sevmediğim hali bu. Düşer gibi olup sıçramak. Yalan yok, Bâb-ı Âli’ye doğru gidiyoruz.…

Şarapneller-VI

“Bu, hepsi bu” diyerek bitirilen cümleler, insanın yutkunduklarından yonttuklarıdır esasında. Konumuz bu değil. Defalarca yediğin yemeğin bir kırıntısı, dişinde saklı çürüğe öyle bir temas eder ki, bütün vücudun sızlar. Burada sana sızı veren kırıntı mı, dişinin yarası mı onu bilemezsin. Mevzuyu, göğsünüzün ortasına nefes darlığı gibi bir sıkıntı çökerten bazı kelimelerin, içinizin ücralarına dokunuşuna bağlamayacağım. İşin açığı bağlayamam da. Çünkü bilemezsin; nefesini kesen kelimeler midir, yoksa insanın içinde bir yerlerde sızlamayınca bilemediği yerleri mi? Konumuz bu da değil. Bilinen ve bilinmeyenden öte bilmek isteyen, söylenen ve söylenmeyenden ziyade her şeyi duymak isteyen, kalem ile yazmayı, akıl ile akletmeyi öğrenen insanoğlu, köpekler gibi uluya uluya ağlamaya başladığı vakit, “had” dediğimiz bir hakikatle karşılaşıyor. Çünkü köpeklerin uluya uluya ağlamasına zikir denilirken, kendisinin…

Şarapneller-V

“Yok yere kahretme, bela okuma, beddua döner dolaşır insanı bulur” derlerdi. Bir vakitti, şöyle demiştim; “âh ulan hayat, sana sırt dönenin sırtı yere gelsin” Sırtı yerin yedi kat dibine geçiyor da insan neye sırt çevirdiğini anlayamıyor. Kör kuyularda merdivensiz kalmaktan şikâyet eden insan, esasında kendi kuyusunu, elleriyle yuvarladığı kayalarla kurutuyor. Göğüs kafesinde, sağlı sollu son iki kaburganın arasına birer kanca takıp yukarı doğru kanırttıkları, bir yandan it gibi yorgan altında titrerken diğer yandan sırılsıklam bir yastıktan başını terlerle öğürerek kaldırdığın o şerli gecenin sabahında, insanda ciğer namına pek bir şey kalmıyor. Bu böyledir; ciğeri tükenenlerin bir şey isteyecek nefesi de kalmaz. Ondandır el açtıklarında soru sormaktan başka bir arzları olmamaları. Sormak da bi’nevi istemektir aslında, cevap istemek; “bir şey acır…

KARA KAHVEHANENİN MUHABBETLERİ

1.

-Binbaşı Hüsnü’nün, sofradakilere, Hakkı Celis’in nasıl şehit olduğunu uzun uzun anlatmasından sonra herkesin ağzının tadı kaçar. Müteessir olan Seniha için yazar şöyle der; “Seniha sadece güzel ve süslüydü, bu kadar.” İşte; bizlerin hayatı da sadece Seniha gibi güzel ve süslü. Bütün vakalar bir yel gibi saçlarımızı okşayıp gidiyor. Ama hayatımız sadece güzel ve süslü. Bazen Hakkı’ya anıt mezar yaptırmak isteyen şeker tüccarı gibi, bizi, vazifemizi yaptığımıza ikna edecek aksiyonlarımız olmuyor değil. Fakat her şey bittiğinde, yemek masasındaki Seniha gibiyiz. Ruhumuz, derinlere, çok derinlere gömülü. Hayatımızdaki görece güzellik ve süs akacak, yitecek. O vakit…

Murat sözünü tamamlayamadan Cengiz araya girdi;

-Yeter be bilader! Benim hayatımda süs falan yok. Aksine bok gibi. Leş gibi. Doktor olan sensin bilader, süsü güzelliği kendi hayatında ara. Ulan tamam, mahallenin çocuğusun, buradan çıktın gittin, iyi de mahallende süsü güzelliği hangi çatı altında gördün. En kralımız sabaha kadar taksi başında direksiyon sallıyor. Daha geçen Şaban Abi bok püsürük içinde öldü. Zeynep Teyze hala arkadaki yüksek katlı apartmanların kazan dairelerinden boşaltılan küller arasından yanmamış kömür parçaları ayıklıyor. Sen de bizim hayatımızı, siktiri boktan kitapları* okuyup okuyup iyiydi güzeldi diye bize kakalıyorsun.”

-Ulan Cengiz, mahallenin iğnecisi olarak çok göt** gördüm ama senden götünü de görmedim. Lan bir sus, bir dinle, bir lafını bitirsin çocuk.

-Ayıp oluyor Yıldırım Amca.

-Sumsuğu gözüne vurdum mu görürsün ayıbı teres. Sus da dinle.