İçeriğe geç

Yazar: Alperen Gökçe

Serencam (yahut Kekeme-VI)

“Sen anlamazsın tabii…” Hiç olmak istemediğim yerde, hiç olmak istemediğim biri değilken anlamamıştım, olmak istemediğim o yerin, olmak istemediğim o kişiden beni sakladığını. Kınadıklarımın, bir kader olarak bütün bir yaşamıma saniye saniye giydirildiği bu günlerde, yani “ama”lı, “fakat”lı, tevil üstüne teville yükselen bu kendimi kandırmalı günlerde anlamanın bir önemi kalmış mıydı? Neyi düzeltecektin? Bak, çocukken kulağına okunan şarkı, radyonun cızırtıları arasından kendine yol buldu ve çıktı geldi, geldi de alacağın ne kaldı ondan.    “Bitti” diyordu Serencam sürekli. Bazen kızıyordu da bana. Gerçeği görmemekle suçluyordu beni. Ömrü, kendisine yöneltilen bakışlardan sakınmakla geçen birisi için, hakikaten görmenin ne derece ıstıraplı bir iş olduğunu bilmeden. İlk başta vehim gibi gelmişti bu. Uykularımdan kalma kâbuslardan birer parça zannetmiştim Serencam’ın sesini.  Sonra “vesvesedir” diye…

Duvar (yahut Kekeme-V)

“ …; belimiz bükülmüştü…” Duvarıma vuran ışıklarda, her gece bir dünya kuruyor, gözlerimi kapatınca da yıkıyorum. Bazen evin karşısındaki hastanenin önünde bekleyen ambulansın ışığı vuruyor. Orada da bir dünya kuruyorum, sonra acı bir sesle o da yıkılıyor. Çığlıklar, ağıtlar, öfkeli bağırışlar ile yeni bir dünya daha kuruluyor. Sesler, duvarımda yazmasıyla ağzını kapatmış, gözleri yaşlı kadına ve yumruğu sıkılı, küfürler savuran öfkeli bir adama dönüşüyor. Her defasında dönüp dolaşıp çocukluğumdan kalma o sahne ile bütün dünyalar yıkılıyor. Köyde, tahta balkonlu taş evin önündeki kalabalığı görüyorum. Ben bir yere saklanmışım. Gizlendiğim yerden omuzlarına kadar beyaz örtüyle örtülmüş bir şekilde, tahta seyyar musallanın üzerinde yıkanan, saçı kınalı, yaşlı kadını görüyorum. Bir de bu seyyar musallanın, ölü olmadığı vakitlerde köy camisinin önünde, üzerindeki kuru…

Kekeme-IV

“Bir sonuca varmadan dağılan binlerce konuşmanın acısı çöktü içine. Ölü doğduğu için, kimsenin içine işlemediği için hemen unutulan binlerce sözün ağırlığını duydu.” İnsanı, aslında hiç olmadığı bir “kendiyle” yüzleştirmeye çalışıyorlar. O vakit “bu, ben değilim” demenin de hiçbir anlamı kalmıyor. Anlamının kalmadığı yerde kapına bırakılmış bu paketi kabul etmeye zorlanıyorsun. Bütün yanlış görmelerin, yanlış telakkilerin yonttuğu bu “kendini”, bütün reddedişlerini de yutarak kabul edince aslında en büyük inkârın kapısından giriyorsun. Bu, benim kaldırabileceğim bir şey değil. Ulaşabildiğin ne kadar çare varsa başvurup hakkını arayanın “çirkinleşmekle” itham edildiği, bütün çareleri tüketirken, kendini de tüketene “psikolojik sorunlardan” bir tanı listesi hazırlandığı insan havuzunda, hiçbir sebep onları ikna etmeyecek. Kelimelerini çoktan almış oluyorlar senden zaten. Zırhladığın göğsünde dinlendirip demlediğin cümlelerin hiçbir kifayeti kalmıyor.…

Kekeme-III

“Açıkça söylenmemiş olanlar, bir saz telinin uzaklarda tınlamasının yankılarında, insana belirli bir şekil çizmeyen seslerde ifade bulurdu” Seni güzel bir resme çizmişler. Yumru yumru elleriyle kalem tutan bir çocuğun beyaz sayfasına. Evinin arkasındaki dağlardan, evinin yanından geçerek giden bir akarsuyun kenarındaki ağacın altındasın. Ağacın gölgesi yok ama belli ki serinlik gelmiş üzerine. Telaş ve yorgunluk kalmamış gözlerinde. Seni yaşlandıran ne varsa, orada yok. Perdeleri, pencerenin alt köşelerine doğru açılmış ferah bir evin var. Yüzünde yüzlerce gülümseme. Gülüyorsun ve resimden çıkan bir el insanın kuru kalbine dokunuyor. Güneşli havada, sanki evin kalbinin attığını gösterir gibi bacadan çıkan duman, gülümseyen bulutlara süzülüyor. Çiçekler toprağı deler gibi çıkmışlar. Çiçeklerin yanında kabuğu özenle çizilmiş bir kaplumbağa. Belli, seni ikindi güneşi aydınlatıyor. Gözükmüyor ama başucunda…

Kekeme-II

“çoğu zaman pek zayıf bir kelimecik, güçsüz omuzlarına taşıyamayacağı yükler yüklenir…” Her şeyden kaçıp geldiğim bu göğü siyah, simsiyah, bu yeri sarı, sapsarı “dünyada”, her satırda aranmaktan yoruluyor insan. Kimseler görmesin diye duvarın arkasında, gizli gizli ve hızlı hızlı sigara içer gibi saklanmaktan, kendimi de koyduğum yeri unuttum. Herkesi ve her şeyi kelimelerle sırlamak kolay. Ben kendimi koyduğum yeri unutmuşken, yine de kendimi bir yerde ele veriyor olacağım ki; oradan birisi, bir kelimeyi kaldırıyor ve işaret parmağını tam alnıma hedefleyerek “işteeee” diye bağırıyor, “işteee oradaaa!” Yalvarıyorum susması için. Bir yandan öfkeyle dişlerimi sıkarken diğer yandan da korkuyorum herkes başıma üşüşecek diye. İşaret parmağını sallarken bağırmaya devam ediyor; “istediğin kadar duvarın arkasında sigara iç, seni tanıyamayacağımızı mı zannettin, duman senin ciğerinden…

Ceket ve Perde

-Başım sıkıştığında, çatıların arasından dağları ararım. “Ben böyle ölmeyeceğim” diye diye… -İnsan ne vakit “ben böyle ölmeyeceğim” dese, aslında istemediği bir ölümün istikametinde gidiyordur Ali. -Bilemiyorum. -İnsan, içten içe bilir aslında -Nasıl yaşamam gerektiğini inan bilmiyorum. Sen biliyor musun sanki? -Çok bir beklentim yok benim yaşamaktan yana. Evleneyim ve iki çocuğum olsun istiyorum. İlki kız olsun. Onu ben büyütürüm. İkincisi ise erkek olsun. Onu da anasıyla ablası büyütsün istiyorum. -Oğlanı neden anneyle ablaya bıraktın? -Baba ile oğul arasında bitmek bilmeyen ve söylenmeyen cümleler olsun istemiyorum. -Nasıl oluyor o? -Erkek çocuğun, babasıyla izah edilemez bir bağ olduğunu düşünürüm hep. Bu belli bir yaşa kadar çocukta, babasına karşı söylenmeyen cümleler olarak kurulur, hep içinden ve içinde babasına hitap eder. Belli bir yaştan…

Karşılaşma

Çakmağı ilk çakışta yakamadı. Hızlı hızlı sallayıp tekrar denedi. Çakmak yine yanmadı. Sırt çantasındaki kibriti çıkardı ve sigarasını onunla yaktı. Derin bir nefes aldı. İşte yine aynı şey oldu. Vazifesini hiç aksatmayan o sebepsiz sıkıntı, her sabah doğan güneş gibi göğüs kafesinde doğdu ve boşluğa kaykılarak oturdu. Dumanı, soğuk havaya var gücüyle üfledi. “Sigarayı ilk içtiğim günden beri yanımda taşıyorum bu sıkıntıyı. Köşe bucak kaçılan kuytuda, bir yandan kibriti yakmaya çalışırken diğer yandan etrafı kolaçan eden lise talebeliğimden kalma tedirginlik, göğsümde bir iz olarak bu yaşıma kadar geldi sanki.” diye düşündü. Sonra bir nefes daha aldı. Gar binası kapısının camında yansıyan yüzüne baktı. “Keşke…” dedi sesli bir şekilde. Dumanı soğuk havaya vurur gibi bir kez daha üfledi. “Keşke…” dedi sadece…

Endişesizler

Cenazede saf tutmuş, namazı yanlış kılmamak için gözlerini bir sağa bir sola çevirerek etrafını kontrol ediyordu. Bir an evvel çıkmayı düşünüyordu. Aklı, avlunun dışındaki tezgâhta gördüğü kavunlarda kalmıştı. “Kavunlar da iyiye benziyor. Zaten yandık öğlenin sıcağında, şöyle iyilerinden götürüp kesip buzluğa atacağım hemen.” diye düşünürken birden sorulan soruya “helal olsun” diyerek katıldı. Ölüyle arasında iki saf varken, ölümle arasında fersah fersah uzaklıklar vardı. Tabut başında kavun kokusu almanın hayata sıkı sıkıya sarılmakla da bir ilgisi yoktu bu adam için. Kendisi ve arkadaşları ölmediği sürece bütün ölüler ehemmiyetsiz ve normaldi. Bencilliğinden değildi asla bu düşüncesi. Mutluluk ya da acı verici vakalar kendisiyle etkileşime geçmeden, bunların muhakemesini yapma ihtiyacı duymazdı. Bi’nevi o pırıl pırıl zihnini bunlara yormazdı. Kendisini, kendisinden başka hiç kimsenin…