İçeriğe geç

Yazar: Alperen Gökçe

Kekeme-II

“çoğu zaman pek zayıf bir kelimecik, güçsüz omuzlarına taşıyamayacağı yükler yüklenir…” Her şeyden kaçıp geldiğim bu göğü siyah, simsiyah, bu yeri sarı, sapsarı “dünyada”, her satırda aranmaktan yoruluyor insan. Kimseler görmesin diye duvarın arkasında, gizli gizli ve hızlı hızlı sigara içer gibi saklanmaktan, kendimi de koyduğum yeri unuttum. Herkesi ve her şeyi kelimelerle sırlamak kolay. Ben kendimi koyduğum yeri unutmuşken, yine de kendimi bir yerde ele veriyor olacağım ki; oradan birisi, bir kelimeyi kaldırıyor ve işaret parmağını tam alnıma hedefleyerek “işteeee” diye bağırıyor, “işteee oradaaa!” Yalvarıyorum susması için. Bir yandan öfkeyle dişlerimi sıkarken diğer yandan da korkuyorum herkes başıma üşüşecek diye. İşaret parmağını sallarken bağırmaya devam ediyor; “istediğin kadar duvarın arkasında sigara iç, seni tanıyamayacağımızı mı zannettin, duman senin ciğerinden…

Ceket ve Perde

-Başım sıkıştığında, çatıların arasından dağları ararım. “Ben böyle ölmeyeceğim” diye diye… -İnsan ne vakit “ben böyle ölmeyeceğim” dese, aslında istemediği bir ölümün istikametinde gidiyordur Ali. -Bilemiyorum. -İnsan, içten içe bilir aslında -Nasıl yaşamam gerektiğini inan bilmiyorum. Sen biliyor musun sanki? -Çok bir beklentim yok benim yaşamaktan yana. Evleneyim ve iki çocuğum olsun istiyorum. İlki kız olsun. Onu ben büyütürüm. İkincisi ise erkek olsun. Onu da anasıyla ablası büyütsün istiyorum. -Oğlanı neden anneyle ablaya bıraktın? -Baba ile oğul arasında bitmek bilmeyen ve söylenmeyen cümleler olsun istemiyorum. -Nasıl oluyor o? -Erkek çocuğun, babasıyla izah edilemez bir bağ olduğunu düşünürüm hep. Bu belli bir yaşa kadar çocukta, babasına karşı söylenmeyen cümleler olarak kurulur, hep içinden ve içinde babasına hitap eder. Belli bir yaştan…

Karşılaşma

Çakmağı ilk çakışta yakamadı. Hızlı hızlı sallayıp tekrar denedi. Çakmak yine yanmadı. Sırt çantasındaki kibriti çıkardı ve sigarasını onunla yaktı. Derin bir nefes aldı. İşte yine aynı şey oldu. Vazifesini hiç aksatmayan o sebepsiz sıkıntı, her sabah doğan güneş gibi göğüs kafesinde doğdu ve boşluğa kaykılarak oturdu. Dumanı, soğuk havaya var gücüyle üfledi. “Sigarayı ilk içtiğim günden beri yanımda taşıyorum bu sıkıntıyı. Köşe bucak kaçılan kuytuda, bir yandan kibriti yakmaya çalışırken diğer yandan etrafı kolaçan eden lise talebeliğimden kalma tedirginlik, göğsümde bir iz olarak bu yaşıma kadar geldi sanki.” diye düşündü. Sonra bir nefes daha aldı. Gar binası kapısının camında yansıyan yüzüne baktı. “Keşke…” dedi sesli bir şekilde. Dumanı soğuk havaya vurur gibi bir kez daha üfledi. “Keşke…” dedi sadece…

Endişesizler

Cenazede saf tutmuş, namazı yanlış kılmamak için gözlerini bir sağa bir sola çevirerek etrafını kontrol ediyordu. Bir an evvel çıkmayı düşünüyordu. Aklı, avlunun dışındaki tezgâhta gördüğü kavunlarda kalmıştı. “Kavunlar da iyiye benziyor. Zaten yandık öğlenin sıcağında, şöyle iyilerinden götürüp kesip buzluğa atacağım hemen.” diye düşünürken birden sorulan soruya “helal olsun” diyerek katıldı. Ölüyle arasında iki saf varken, ölümle arasında fersah fersah uzaklıklar vardı. Tabut başında kavun kokusu almanın hayata sıkı sıkıya sarılmakla da bir ilgisi yoktu bu adam için. Kendisi ve arkadaşları ölmediği sürece bütün ölüler ehemmiyetsiz ve normaldi. Bencilliğinden değildi asla bu düşüncesi. Mutluluk ya da acı verici vakalar kendisiyle etkileşime geçmeden, bunların muhakemesini yapma ihtiyacı duymazdı. Bi’nevi o pırıl pırıl zihnini bunlara yormazdı. Kendisini, kendisinden başka hiç kimsenin…

Sana Dair

Şöyle diyor şair; “bir evde yaşayın/ o ev asla çökmeyecek”. Bu ev, tek göz bir oda imiş. Bir yanda yatak, diğer yanda bakraçlar, sahanlar. Hela dışarıda. Önce kayaları parçalamışlar, sonra her bir parçayı çamurla birbirine ulamışlar. Uladıkça göğe doğru uzanmış kayalar ve kanaat ettikleri yerden başlarına bir dam örmüşler. Sonra inceldiği bir yerinden içeridekilerin üstüne yıkılmış o ev. Üzerlerini çırpıp tekrar evlerinin duvarını örmeye koyulmuşlar. O duvar üstlerine yıkılsa da yarınlarına yıkılmamış. İçli bir türkünün içi olmuş o evin içi. Kapıdan çıkarken önce güneşi görmüş kadın. Onun soğuk havaya inat sıcaklığı, yüzünün henüz matem değmemiş yerlerine değerken, alnında sabrın ve beklemenin açacağı çizgiler yokken daha sırtına sarılı bebeği ve elinden tuttuğu diğer çocuğu ile gönlüne ilk acı değmiş. O ilk…

Kekeme

Güneşin batarken, yapraklarını pırıl pırıl yaptığı o söğüt ağacının gölgesinde, Yaz sıcağında suyu azaldığından dolayı, tam göğsüne saplanan karpuz kabuğunu söküp atamamış ırmağın kenarında,  Sürekli çıkılan yokuştan bırakılan ve her defasında fireni tutmadığı için bir mezar taşına çarparak durdurulabilen bisikletin üzerinde, Bir yerlere yetişme telaşı bahane edilerek aslında gölgesine düşecek gölgeden kaçılan, hızlı adımlarla yürünen kaldırımın başında, İçi almadığı halde kaşığın yemeğe daldırılıp ağza götürüldüğü, çiğnendiği, çiğnendiği ve çiğnendikçe lokmanın ağızda büyüdüğü, büyüdüğü ve büyüdükçe yutulmaz hale geldiği sofrada, Sadakta kalmış son okunu kime atacağını kestiremediği toz duman bir savaşın ortasında, Her sabah uyandığında, baka baka karanlıkta görünür kıldığın tavanı taşıdığın gözlerinin altındaki şişliklerde, Yaylada dilin damağın kuruduğunda, hızlı hızlı yürürken, suyunu kana kana içmeyi düşündüğün pınarın dibinde, Yağarken sevinilen,…

Şarapneller-X ya da SON

-Bir kalp, bir tedirginliği ne kadar taşıyabilir. -Taşıyabildiği yere kadar. -Nereye kadar diye sormadım. Ne kadar diye sordum. Aslında sana hiçbir şey sormadım. Çünkü sen, bütün soruların sebebisin. Her şeyi bu kadar düşünüyorsam eğer senin yüzünden. Sana, kimsenin kimseye göstermediği bir dehşetle kızmak istiyorum. Belki yumruk bile atarım. Hoş, sen onu da seversin. Morarmış bir gözle gezebilmenin verdiği özgüveni dahi şahsiyetine tuğla diye koyarsın. Belki de doğru olanı sen yapıyorsun. Sen benim şahsiyetimi aldın. Sana, böyle alt dudağım titreye tireye konuşuyorsam eğer korkumdan değil. Dilime getiremediğim kelimeler yüzünden. Sen benim kelimelerimi aldın. Hatırlarsan hep hikâye yazardım. Sanki bugünün habercisiymiş gibi kötü ve karanlık hikâyeler. İnsanoğlu işte; yine de satır aralarına umudu nakşeden cümleleri yazmadan edemezdim. Sen benim kalemimi aldın. Sana…

Şarapneller-IX ya da Başlanılamayan Hikayeler Adına

Penceresinin önündeki çam ağacının dallarının arasından ay ışığını seyrediyordu. Çok uzaklardan gelen zayıf siren sesi, odasına belli belirsiz giriyordu ama düşüncelerinden kopmak için ihtiyaç duyduğu dikkat dağınıklığının tecessüm etmesine kâfi değildi. Yazmak ona şifa veriyordu. Fakat yazmak onu eritecek derecede yoruyordu da. Siren sesleri kesildi. Kendisini her şeyiyle bıraktı. “Bir hikâye yazmalıydım” diyordu “Göğün, ince ince döküp de yüksek sıradağların kuytularında değdirdiği yerde bembeyaz biriken karların hikâyesi. Esasında daha çok yılın dört mevsimi, dört mevsimin on iki ayı, on iki ayın her günü doğup da o kuytularda biriken kara, ışığını ve ısısını ulaştıramayan güneşin de hikâyesi. Kışın bembeyaz ekilen karın, pınara su olarak yürüdüğü baharın hikâyesi aynı zamanda. Bahar yağmuru sonrası yaylaya mantar toplamaya çıkan ve zirvedeki bembeyaz karı, usandığı…