İçeriğe geç

Abartılmış Eksiklik

 “Kadınların daha güzel olduğu zamanlar vardır. Gün batımı gibi. Sahil kenarında akşamüstü gibi. Yanağından yağmur damlasıyla süzülen masumiyet, bunu gören gözlerde mahrumiyeti hatırlatır ve mahkumiyeti perçinler. Yazmak istemediğim şeyler var. Korku gibi. Anlattıkça manalar yitecek gibi. ‘Kaybettiğim şeyleri hatırlatma, canım yanıyor’ der gibi. Beni bırak, böyle iyiyim gibi.”

– Eksik bir şey var mı?

– Ben de onu soruyorum deminden beri. Eksik ne lan?

– E..Efendim abi?

– Yav.. Kusura bakma. Bi çay daha getir sen kardeş. Sağolasın.

  Masaya bir şeyler aranır gibi baktığımı görmüş olacak ki böyle bir soru yöneltti eleman. Ne düşündüğümü anlamış olsa ne güzel olurdu halbuki. Oturur, karşılıklı çay içip halleşirdik belki. Eski sevgilisini ya da nişanlısını anlatırdı. Bana sıra gelmesiyle çocuğun beni anladığına pişman olması bir olurdu zannımca. Ocağın başında surat ekşiten mekan sahibini göstererek gitmesi gerektiğini gevelerdi. Gel gelelim Haşim abi öyle biri değildir. Sever beni. Herkese inat. Şu an mekan kalabalık olmasa, kendi çayını da kapıp gelmişti yanıma.

  Çocuk çayı getirdi. Bulaşılmayacak bi tip olduğumu anlamış olacak ki masaya bırakıp sessizce uzaklaştı. Sonrası malum. Çaya iki şeker at. Paketten bi sigara çek. Bi de kibrit çak. Daha son yudumu almadan ikinciyi yak.

  Ben. Mahallenin işe yaramazı, meslek lisesini terk etmiş, bi baltaya sap olamamışı. Okuyamadık işte. Basmadı kafamız. Pencere pervazında fısıldayan iki koca karı kimi çekiştiriyor sanıyorsun. Suzan’ın oğlunu.

  Ulan şu dikkat eksikliğim olmasa iyi çocuğum aslında. Bak bi eksiklik daha. Onbir yaşındayken doktor anlamıştı ne mal olduğumu. Ama kafa gidiyor bazen. Kitleniyorum. Mesela kağıt oynamazlar kahvede benle. Bir önceki el ne atıldı diye sor. İşte o yok bende. Okeyden bahsetmiyorum bile.

   Nerede yanlış yaptığını bilmemek sıkıntı. Soracak kimsen yok. Cevap yine sende. Otur baştan al. Hafızayı zorla , hatıraları yokla. Başa sarınca bi sigara daha.

  Meliha’nın gözleri dört defa lacivert değildi. Ama o kahverengiye bakınca hayatım alt üst olurdu. Ne değeri ne önemi kalırdı başka şeylerin. Üniversite okumamışım kim takardı. Sonra gülerdi Meliha dünyadaki mutluluğun altını çizer gibi. Ne olduğunu anlayamadan ben de gülerdim. Anlardım sonra, bilirdim her şey yerli yerindeydi.

  Önce bakışları mı terk etti beni yoksa gülümsemesi mi? Rüzgar da küstü ardından. Gittiğim yerde deniz dalgalanmaz oldu. Yıldızlar bile yüz çevirdi gecelerime. Önce Büyük Ayı takım yıldızı sonra ismini bilmediklerim. Oturduğum bankın ardındaki çınar bile yaprak döküyor. Bazen abarttığımı düşünüyorum. Abarttığımı biliyorum. Belki de çok film izliyorum

  Derken parmaklarımı yakan izmarit beni derinden sarsıyor. Abartmıyorum. Çay bardağına çarpıyor elim. Düşüp kırılıyor. İstemsiz ayağa kalkıyorum. Üzerime dökülmemiş. Cam kırıklarıysa her yerde. İnsanlar başlarını çevirip bana bakıyor. Sanırım balkon konuşması doğal hakkım

-Meraklanmayın iyiyim, bi şeyim yok. Canım yanıyor ama onun da çayla bi ilgisi yok.

  “Fiziksel felaketler insanları cezbeder. Trafik kazaları, kalp krizi geçiren bir adam ve üçüncü kattan düşmüş bir teyze… Olayları abartmayalım. Buzda kayıp ayağını burkan ablamız, belediye çukuruna düşen amcamız… Potansiyelleri minimum on kelledir. Caddenin yoğunluğuyla ve mekanın popülerliğiyle orantılı olarak artabilir. Ne kadar iyi insanlarız, öyle değil mi? Acıyı paylaşmaktan çok acımayı seviyoruz. İzlemek milletçe benimsediğimiz bir hobi. Can kırıklarınızsa kimsenin umurunda değil.”

  ‘Deli midir? Meczup mu?’ bakışları arasında iskemleme kuruluyorum. Eleman cam kırıklarını topluyor ve Meliha’dan mesaj geliyor. Ergenlikten kurtulamıyorum. Heyecanla açıyorum tuş kilidini telefonun. Önce etrafımdaki masalar kayboluyor sonra çevredeki tüm ağaçlar. En son tüm arka fon yok oluyor. Sevgili masa ahalisi ve melihanın mesajıyla baş başayım.

  Tekrar tekrar okuduktan sonra telefonu masaya bırakıyorum. Eskisi gibi değilmiş. Eksik bi şeyler varmış. Ne olduğunu o da bilmiyormuş. Aynı terane. Ah bi bulsam şu eksik olan şeyi. Ne eksikmiş arkadaş. Eksik olan o şey bizi bağlıyor bi de. Ayrılamıyoruz Meliha’yla, birleşemiyoruz da.

  Çuvaldızı kendime çeviriyorum. Eksik olan yaptığım yanlışlar olamaz. Yaptıklarım yerine yapmadıklarımı düşünüyorum. Ona hiç çiçek almadım. Ya da bi kolye de alamadım. Niyesi belli değil mi, beş parasızım. Ona olan sevgimi her an dile getiremedim. Bazen utandım bazen elim ayağıma karıştı. Afili sıfatlar ekleyemedim isminin başına. Yakıştıramadım sıradanlığı ona. Evet kabul ediyorum. Bu konularda okul hayatım kadar başarılıyım. Ama beni anladığını sandım hep, konuşmasak da.

  Mesela kavga da etmedik. Etseydik şu an daha mı iyi olurduk? Şöyle bağırsaydım, olmadı tokat atsaydım. Tövbe tövbe. Yakışmaz bize. Yakışsa bile el kalkar mı cennetin varislerine. Ne yapsa kızamıyorum. O boynunu büktü mü tüm kemiklerimi kırıyorlar sanki demir sopalarla.

  Sevmeye kıyamamaktan sevemiyorum. Hayır hayır. Beceremiyorum. elime yüzüme bulaştırıyorum. Santradan kendi kaleme gol atıyorum. Oturup ağlayamıyorum. Koşarak uzaklaşıyorum

  İtiraf etmekten korksam da şüpheler üzerimde yoğunlaşıyor. Elimde kanlı bir bıçakla merhumun baş ucunda ağlıyor gibi hissediyorum. Sanki eksik olanı ben yok etmişim ardından da o ana dair tüm anılarımı. Oysa tek eksiğim yanımda sen yokken gözlerin be Meliha.

  Kalkıyorum. Masaya iki çay parası bırakıyorum. Eksik olanı aramak için sokağa adımımı atıyorum. Arabanın teki bana çarpmamak için aniden direksiyonu kırıyor. Camdan sarkıp bağırıyor. Önüme bakmamı tembihliyor küçük küfür katkılarıyla. Ama önümde olsa fark ederdim. Önüme bakmıyorum. Eksik olanı arıyorum

  -Abi! Bi dakka abi

Dönüyorum arkamı. Koşarak geliyor eleman

– Abi kırdığın bardağın parası eksik…