İçeriğe geç

Ay: Ocak 2014

Psişik Mevzular 38, ” Tehlikeli Zamanlar “

[pro-player type=’video’]http://www.youtube.com/watch?v=bRddO-Z5luo[/pro-player] Bana çiçek gönderme Bir kuş ağacı gönder Dallarında gezinsin Kül rengi güvercinler Konsunlar yastığıma Uyutmak için beni Sırtlarında kuş tüyü Gagalarında ninni Ülkü Tamer Uykuyla Arası Açılan Adamın Kendisine Serzenişidir; Şahane ahkam kesiyorsun. Öyle ki kestiğin her ahkam; faiz oranlarını tavana, borsayı tabana iteliyor. Tahrip gücü yüksek parça tesirli ahkamlar… Fakat uyuyabiliyor musun? Uyuyamıyorsun. Hava sıcaklığı ne olursa olsun yorgansız uyuyamıyorsun. Ayağın çoraplıysa da uyuyamıyorsun, oda kapısı açıksa da. Ortam çok sessizse uyuyamıyorsun. Ortam çok gürültülüyse de uyuyamıyorsun… Efendine söyle; ayakların içten içten yanıyorsa da uyuyamıyorsun, dıştan dışa donuyorsa da. Hasılı; yazacaksan uyuyamıyorsun, okuyacaksan uyuyamıyorsun, seçim geceleri uyuyamıyorsun, düşünüyorsan uyuyamıyorsun, kaçta uyanacağın belliyse asla uyuyamıyorsun, uyuyanlar aklına gelirse uyuyamıyorsun. Bazen saydığın bütün bu koşullar sağlanmış olsa bile yine de uyuyamıyorsun.…

İşte Böyle ve Kuşlar Gökyüzünde

İşte böyle , birikir içinde ve anlatmaya çalışırsın beyaz zemin üzerinde. Karaladıkların, içinden geçenlerin kıyısından geçebilir. Ya da oralı bile olmayabilir kalemin. Ama bi umut vardır ya insanda. En dibe vurduğunda, tünelin sonundaki ışık gibi. Gözlerin kapandığında, elinden tutan yar gibi. Öldüğünde göğsündeki defibrilatör ve dudaklarındaki ambu gibi. Demem o ki, hani sırıtır sana, her koşulda. İşte o umudun verdiği cesarete ve yetkiye dayanarak, döker eteğindekileri. Sanır ki kalbimi koyarım ortaya, sanır ki benimki başka dünya. Unutma ey okur, ne ilk sensindir ne de son benim. Dünya kadar eski bu oyun, yıldızlar kadar parlak. Yüreğini koymuşsan ortaya, kelimeler bile en can alıcı silah.

İşte böyle birikir içinde. Ne diyordum ben. Neyse, biri şu gönül işlerinin köküne kibrit suyu döksün. Birisi yanına alsın da en uzak diyarlara götürsün. Beceremiyorum ben, en iyisi bi bilene danışmak. Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hâlâ kabul edemiyor musunuz? dedi bir bilen. Ah be esas oğlan, esas kız peşindesin hala. Esaslı meselelerden bahsediyoruz şurda. Kavuşursan nerde kaldı acının fiyakası. Bilinmez elemlere yolculuk için üçe basın!

Bir adam tanımıştım, açtığı yaralar kadar güzel bir kadın tanıyan. Kadının kendisi bile merhem olamadı. Mekanı cennet olsun!

Bilenlerden konu açılmışken “Oysa bir bilse gülüşünün kıyısına sığınıp

Suyun İçine “Düşüş”

su_alti_heykelleri

“…Brezilya ırmaklarındaki o küçücük balıklardan söz edildiğini herhalde işitmişsinizdir, hani binlercesi ihtiyatsız yüzücüye saldıran, birkaç saniyede onu küçücük lokmalarla yiyip bitiriveren ve ortada tertemiz bir iskeletten başka bir şey bırakmayan balıklardan? İşte böyledir onların örgütlenmesi. ‘Temiz bir yaşama razı mısınız? Herkes gibi?’ Evet diyorsunuz doğal olarak. Nasıl hayır diyebilir insan? ‘Tamam. Sizi temizlerler. Bir iş, bir aile, örgütlenmiş boş zaman, işte budur.’ Ve küçük dişler tene saldırır, kemiklere kadar yer. Ama yanlış söyledim. Onların örgütü dememeli. Bizim örgütümüz bu, eninde sonunda: Kim kimi temizleyecek!”                                                    

         Albert Camus, Düşüş

Su altı hayatına bu derece ayak uydurabileceğimizi hiç kimse tahmin edemezdi. 80-90 yıl boyunca hiç su yüzüne çıkmadan yaşayan insanlarımız var. Bu insanlarımız, ortalama 30 yaşından sonra kendi bünyelerinde ikişer solungaç geliştiriyorlar. Solungaçları geliştikten sonra da buruna hiç ama hiç ihtiyaçları kalmıyor, zaten doğal bir sonuç olarak burunları köreliyor. Ama bundan hiç korkmayın, su altı hayatında körelmiş bir burunun daha estetik durduğuna sizi ikna edeceklerdir. Su altında, körelmiş bir burun elbette ki daha iyidir.

Su altında yaşamak için en gerekli organ olan solungaçları kendi vücudumdan nasıl geliştiririm?

Düşünmek Sadece Gak’ladığında Öldürür Kargayı!

Kelimeler, Albayım. Bazı anlamlara gelmiyor.                                                                                                                 OĞUZ ATAY /TEHLİKELİ OYUNLAR     Düşünmek insanlığın yazgısı. Özgürlüğü ve de mahkumluğu… Somutlaştırarak düşünebilen insan, etrafı denizlerle çevrili hapishanenin, en derin zindanında. Açlık, pislik ve çaresizlik içinde ölümünü; düşüncesinin son bulmasını beklemekte. Karnı verilen azığı kadar tok, adımları duvarların merhamet ettiği kadar çok. Kelimeler, mapushane. Kelimeler, engel, aşılmaz dağ… İnsan somutlaştırır, kelimelerle hayat buldurur düşüncesine. Kim bilir kaç…

KIRMIZI BALON

Kirmizi balon

Hatırladıkça ağırlaşan anılar var. Ne daha güzel ne daha kötü. Olduğu gibi çöküyor zihnine, daha derine. Düşündükçe içinden çıkılmaz hale gelen saplantılar gibi. Bataklıktan kurtulmak için kanat çırpan sinek kuşunu düşün. Çölde yön bulmaya çalışan yarasayı. Soyu tükenmek üzere olan ornitorenkleri düşün. Çaresizlik üzerine bir tez hazırlıyorsan başlangıç noktan hazır.

“…Masada iki boş çay bardağı ve sessizlik. Oturuyoruz saatlerdir. Ama bu sessizlik konuşacak bir şey kalmadığından değil. Ağırlaşan ruhlarımızdan, nedensiz acılardan ve gereksiz hüzünlerden. Karşımda oturmuş bana bakıyor. Bazen göz göze geliyoruz. Ve bazen aynı hislerle kanıyoruz. Bunu fark edince ya o kaçırıyor bakışlarını ya da ben bir nefes daha çekiyorum derinliklerindeki ruhumdan.

– Hadi bana bir şey anlat.

– Ne anlatayım?

– Bilmiyorum. Anlat…

Fazla idealizm kediyi öldürür!

”Bizler ‘dâvâ’yı Ağrı Dağı’nın zirvesine çıkaracaktık. Yola koyulduk, bin zahmet ve emekle, acılar çekerek dağa tırmandık. Zirveye vardığımızda sevincimiz sonsuzdu ama küçük(!) bir noksanımız olduğunu fark ettik: ‘Dâvâ’yı dağın eteklerinde unutmuştuk!? Meğer biz dâvâyı değil, kendimizi zirveye çıkartmışız.”                                                                                            GALİP ERDEM İdealist gençlik, bütün ideallerin, en ideal sloganı. Taşranın iki yüzlülüğü, dizlerimizin bağı, benliğimizin tasması. İdealizm, ideal bir insan olmayı reddedip, kahramanlar yaratma peşinde. Sokakta gördüğümüz bütün insanları değersiz ve geçersiz kılıyor. İmkanlı aşk; tatsız, fakir…

(Kırık) Tebessüm

...

“Karanlık gecenin sessizliğinde acı bir haykırış oldu telefon sesi, irkilerek uyandık. Kulaklarımızın duyduğunun kabus olmasını diledik, inanamadık. Karanlık gece hiç bitmedi o gün, güneş doğmadı, yollar bitmedi, zaman geçmedi. Yaşarken görüşememenin hasreti, bir daha görüşemeyecek olmanın hasretiyle katmerlendi. Daha çok görüşmüş olmanın keşkeleri sıralandı peşi sıra… En son ne zaman gördüğümü hatırlamaya çalıştım. Haklı sitemlerini hatırladım sonra. Kalbim kavruldu acıdan. Canım amcam benim… İstanbul’a geldin, ziyaret etmek istedin, “Kadıköydeyim, işin yakın mı?” dedin; İstanbul’da değildim, gorüşemedik, “Görüşmek üzere” dedik… Kısmet olmadı… Pırpırının, kelebeğinin; seni ne kadar çok sevdiğini biliyor muydun acaba? Gösterebilmiş miydim seni ne kadar çok sevdiğimi? Sen benim içimin bir kuytusunda büyümek bilmeyen çocukluğumdun. Ve pır pır hayata gözlerini yummuştu… Yollar uzadı, memleket hasretiyle iple çekilen yollar bitmek bilmedi bir türlü bu sefer amcam. Memlekete geldik; tam da işte o vakit, o nurlu yüzünle aydınlandı gecemiz. “Korkmuyorum, O’ndan geldik, O’na gideceğiz” deyişin, o huzurlu gülümseyişinle taçlandı adeta. Mekanın cennet olsun amcam. O kadar iyi bir insandın ki amcam; sevenin, dua edenin o kadar çok ki, yolculayanın da bir o kadar çoktu ki… Biz seni çok ama çok özleyeceğiz. Yeni yılda benim özlemlerime bir özlem daha eklendi. Rabbim seni yanına aldı, sabrını da verecek elbet… Pırpırın seni çok seviyor amcam… Yeni yıla giriyor olmak kutlanacak bir şey olmadı benim için, hep geçen yılın muhasebesine vesile oldu. Ben bu yıl seni kaybettiğimde; sevdiğimle yeterince zaman geçirememiş olmanın pişmanlığını yaşadım. Beni affet amcam… Rabbim bize de senin gibi hayırlı ömür nasip etsin…”

Adını bildi bileli; iki adı daha olmuştu. Kimi zaman “pır pır”, kimi zaman “kelebek”. Sonraları “profesör” eklenmişti belki ama tercihi hep “kelebek” ve “pır pır”dan yana olmuştu. Onun için; kelimeler, sahip olduğu anlamdan öte anlamlar kazanarak gün geçtikçe kıymetlenmiştiler çünkü. Amcasının ona böyle seslenmesinin nedenini, ne biliyordu ne de hatırlıyordu. Lakin amcasının ona pır pır deyişi de kelebek deyişi de kulaklarından silinmiyordu. Sesi hala hayattaymış gibi kulağındaydı. Konuşuyordu onunla… Halbuki amcası bu hayata, rüyaya gözlerini yummuş; gerçeğe gözlerini açmıştı tebessümle. Onlardan ayrılmış, Allah’a kavuşmuştu.

Yine, yeni, yeniden…

Memlekette amatör maçların oynandığı halı sahanın yanından geçerken durakladım.  Çünkü biz top peşinde koşarken orası halı değildi. Kum bile değildi. Betondu! On yılımı verdiğim sahanın şahidi dizlerimde oluşan yara beredir. Şimdi görünce eski anılarım canlandı.

Uzun zaman top ile verdiğim mücadelede üniversite sınavı da dâhil hiçbir şey beni yıldıramamıştır. Fakat ara ara yaşanan sakatlıklar ve hastalıklar nedeniyle sahalardan uzak kalmışlığım vardır. Sakatlık dönüşü her zaman sanki ilk sahaya çıktığın gün gibi olur. İlk on dakika top ayağına dolaşır, acemilik çekersin. Bir yandan da normalde koşmayacağın yerlere koşar, tekmeye kafa atarsın. Şimdi yazarken aynı duyguları meslekte de yaşadığımı farkediyorum. İlk atandığımda telefonumun hızlı aramalar bölümünde konsültan hekimlerimin numaraları kayıtlıydı. İçinden çıkılamayan durumlarda 24 saat yol yardımcılığı yaptılar.

Hayatım boyunca hep iki işi bir arada yaptım. Ders çalışırken televizyon izledim, kitap okurken müzik dinledim. Üniversite sınavına hazırlanırken futbol oynadım, vizelere hazırlanırken bilgisayar oyunlarına sardım. En son Anadolu’nun ücra bir köşesinde, yolun gerçekten bittiği bir ilçede ders çalışmak dışında bir iş bulamayacak noktaya geldim. Orada da üzerime düşeni yaptım ve dil öğrenmeye merak sardım. Rüyalarımı yabancı dilde görüyorum! Yeni hayatım ile ilgili tek gelişme bu da değil! Üstüne bir de göçebe oldum. Hem de yazlık-kışlık diye yılı değil ayı ikiye böldüm.