İçeriğe geç

Ay: Kasım 2013

Bir susuştur, çaresizlik

Not:Bu hikaye, gerçek olamayacak kadar gerçektir. ‘’Hayır’’ diyor. ‘’Hayır izin vermiyorum. Kesemezsiniz ayağını, kestikten sonra ne işime yarayacak ki.’’ Ortamın gerginliğini, kasvetini, çaresizliğini, insafsızlığını, hayvanlığını dağıtmak için La havle’leri sıralıyorum. Düşüncenin bütün yolları çıkmaz sokağa varıyor, duygular bataklığa saplanmış insaf bekliyor. ‘’Beyefendi sanırım anlatamıyorum, eşiniz eğer bu ameliyatı olmazsa, ayağında ki enfeksiyon vücuduna yayılacak, ve ölecek.’’ Cümlenin son kelimesine, son hecesine bütün gücümle ve sabrımla vurgu yapıyorum, anlasın diye. Anlasın diye yalvarabilirim, çaresizliği tadıyorum doyasıya. Kadıncağızla göz göze geliyorum, susuyor. Çaresizlik, umutsuzluk ve hiç yaşayamamışlık var yorgun gözlerimde. Hangisine ben sebep oldum seçemiyorum. Ölür vurgumla, vurgun yiyen ben oldum . Kalan gücümü de kadının gözlerine kurban ediyorum. ‘’Bak kardeşim’’ diyor. ‘’Benim karım değil mi, ben istemiyorum böyle bir ameliyat, doktor…

Bir Adam Batırma Hikâyesi-I

AdsızCumartesi günüm Ehligevi Adam’ın sesiyle başlıyor: “Ortak, 2 saate oradayım.” Perşembe akşamı iştahsızlıkla başlayan hastalığın son demindeyim esasen. Cuma akşamını cumartesi öğleye bağlayan kütük gibi yatmışlığım yetmemiş ama Ehligevi hem ilacım hem de konuşulacak çok mühim meseleler var. Ehligevi’ye sormadan “O”nu da çağırıyorum, üçümüz takılırız. Hakikatte “O” bize takılır, “O”nu da bu yüzden çok seviyorum belki. İstekte bulunmaz, öneri sunmaz, hiç konuşmaz. Çorbanın tuzu gibidir biraz. Çayın şekeri, gitarın teli, yazın sıcağı, kışın ocağı, denizin sesi, melodinin esidir nihayetinde. Ehligevi de sever onu, etliye sütlüye karışmaz, kimsecikleri kınamaz. Ana baba bacı, acıların ilacı, evin huzuru, aşkın muzuru, bilginin kusuru, sular gibi durudur hakikatte.

Psişik Mevzular 36, ” Sevgili Sibel Kadastro’ya Her Şey Dünkü Gibi Mektubu “

Hayat, kalıcı bir hafıza kaybıdır. Koca Herif Sevgili Sibel Kadastro, “Ne kalır sana?” demişti Koca Herif 2003 yazında geleceğe dair planlarımı anlatırken ona. ” Sen bile sana kalamazsın ki! Kaç an yakalayabilirsin mesela mazinde, yüz kaslarını müspet manada kendiliğinden harekete geçiren? Her şey aynı, her şey dünkü gibi şu üçotuz paralık dünyada… ” Aslında bu iç karartıcı meseleye mektubunda yer vererek canını sıkmak istemezdim, fakat yokluğunda üzerime daha bi’çullanan hayatın gittikçe kilo aldığını fark ediyorum. Fakat Sevgili Sibel en azından o gün (birazdan bahsedilecek gün) bana kalsaydı diyorum şimdi. Kabahatler kanununu ihlal ettiğim gerekçesiyle ( biraz da arıza çıkartmış olabilirim ) yaka paça karakola değil, seninle güle oynaya Karaköy’e inip çaya düşmek isterdim. Ama o gün, bana değil O’na kaldı. O,…

Ağlayan Devenin Öyküsü

Ağlayan Devenin Öyküsü

“Bir zamanlar develerin boynuzları varmış…”

Bir devenin gözyaşı ne anlatır insana? Sahi bir deve neden ağlar ki? Taa uzaklara bakan bir film. Uzaklara kaçma düşüncesinde olanlar için kaçırılmayacak bir film.

2003 yılında çekilmiş Almanya ve Moğolistan ortak yapımı bir filmdir. Yönetmeliğini Byambasuren Davaa ve Luigi Falorni yapmıştır.

“Ağlayan Devenin Öyküsü.” Belgesel tarzında çekilmiş olsa da senaryosu ve oyunculuk yeteneklerine bakarak bir film diyebiliriz gönül rahatlığıyla.  Şu da var ki her şey doğal ortamında.  Manzaralar, rüzgar, çadır, develer, toz bulutu, söylenen şarkı ve uçsuz bucaksız bozkır…

Diplomam Var Lakin Konulara Mezun Değilim

imagesCADSMI2PBirer çay çek usta” dedim, “bir de en fiyakalısından kâğıt ve kalem.” Kâğıt, fiyakalı müsveddeler yığınından özenle seçilmesine rağmen kalem şu bir kere kullanınca tükenen turuncu renkli mavi kapaklı meşhur cinstendi. Olsundu, aylar sonra, yazmak iştiyakı merhaba demişti. Mevzular sığdı, gün kısaydı, yazılacaktı.

“İnsan en çok çayla demlenir, demli çayla biraz demlen, kahve göndereyim.” Ah be ustam! Sen demini çoktan almışsın da biz hâlâ çakırkeyfiz.

“Abi arkadaş gelmeyecek sanırım, gelince getireyim onun çayını, iki seferdir soğuyor, geri götürüyorum.”

Çıraklar hep münasebetsizdir zaten. Edep dersinden bütünlemeye kalmış, empati dersinden kırık not almışlardır. Canları çok acıdığından can acıtırlar belki. En çok da çırakların canı acır aslında. Kötü niyetli değil elbet ama bir çırak bana abi dedi n’eyleyim?

Bukalemun

Gülümsedi ve çayından bir yudum daha aldı. Yalnızlığın hüznünü yutkundu. Çayın sıcaklığı titremelerini dindirmiyordu. Bir an kalabalığın uğultusunu aralayan müzik sesinden de sıyrılarak, sessizliğe bıraktı kendini. İnsan en çok da kalabalıklar içinde yalnız hissediyordu. Yüreği mahşer yeri olmuştu sanki… Ansızın dirilen acıları ve özlemleri devrim yapıyordu yüreğinde; duygularının anarşisinde çaresizce bakakalıyordu kalabalığa hiçbir şey olmamış gibi. İlerleyen zamanı seyre dalan gözleri saatine takılıp kalmıştı. Hareket eden akrep ve yelkovan, sessizliğe mahkum edilmiş sözcüklerinin bağrına saplı iki ok misali, giderek daha “derin”ine saplanıyordu adeta. Aklından türlü türlü düşünceler geçiyor, içindeki kaos çığ misali büyüyordu. İnsan en çok da kalabalıklar içinde yalnız hissediyordu…