Son Yazılar

Kara Kahvehanenin Muhabbetleri-II

 

– Evimin önündeki ağaç, ıhlamur ağacıymış meğer. Yaprakları döküldükten sonra sordum da öğrendim. Ne güzel ağaçmış. Şimdi “bir çiçek açsa” diyorum Nusret Abi. Bir çiçek açsa sanki bütün mevzular hallolacak gibi geliyor. Ne dersin abi? Olur mu?

– Olmaz.

-Neden abi?

– O ağacı, yapraklarını dökmeden evvel ıhlamurun kokusundan bilseydin olurdu. Şimdi sen o ağacı yapraklarını döktükten sonra, senin de dediğin gibi sordun da bildin. Yapraklarını dökmeden önce de o ağaç senin balkonunun dibindeydi ama sen bir kez olsun kokusunu alamamışsın be Veysel.

-İyi de ağaç aynı ağaç, dal aynı dal, çiçek açtığında da koku aynı koku olmayacak mı abi?

-Olmayacak.

Nusret konuşmanın başından beri elinde tuttuğu sigarasını yaktı. Bu hep böyle olur; konuşurken önemli yerlerin altını çizmek için önce mutlaka bir sigara yakılır.

-Olmayacak. Çünkü sen o ağacı yaprakları döküldüğünde, belediye gelip budadığında yani balkonunun önü açıldığında, kokusuzken bildin. Aynısını başka bir bahçede görsen “bu ne ağacı” diye yine soracaksın. Bu sebeple olmayacak, anlatabiliyor muyum kardeşim?

-Anladım abi.

Hiçbir şey anlamamıştı Veysel. Yavaşça, dalgın bir şekilde kalktı ve montunu giydi.

-Nereye Veysel?

-Eve abi. Ağacın balkonuma uzanan yanlarını keseceğim. Şimdi tomurcuklanırsa boş yere umutlanmayalım.

“Git bakalım git, bok kesersin o ağacı” diye söylenerek sigarasını içmeye devam etti Nusret. (daha&helliip;)

Yayınlandı: 11 Haziran 2017

Hatalar Haritası

“Ne varlığın ne yokluğun kıymeti bilinir. Oysa bildim denilenin haddi hesabı yoktur. İnsanoğlu nankördür diye çuvaldızı batırasım var. Gel gör ki bu hikayenin Brütüs’ü benim.”

Ellerim onları bildim bileli sıcak. Bir başka tene ihtiyacım yok dercesine. Bilmediği şey sıcacık. Sevilmemek ardında sevmemeyi getirir. En başta da kendini. Sevgi, saygıyla beraberdir. Özsaygını yitirmek son raddedir. Sonrası sonsuz karanlık. Her insanın karanlığı farklıdır. Kendine, sevdiklerine, sevmediklerine, ağaçlara, hayvanlara… Bazen biri, belki birkaçı, nadiren hepsi. Çemberin dışında tutulan şey tutunulandır. Bir de tutunamayanlar var ki o ayrıdır.

Bunlardan en tehlikelisi kendine saygısını kaybedendir. Süreç o kadar hızlı ilerler ki sevdiklerini de kendi safından kabul etmekle onları da hiçe saymak kaçınılmaz olur. Benlik önemli olmadığı gibi onu önemseyen de birlikte aynı kapta erir. Ona verilen zarar fark edilmez. Bu ne verilen değeri ifade eder ne de değersizliği. Zarar verdiği şey kendi parçası olduğundan insan duyarsızlaşır.

Bu hale geldikten sonra sevmek, sevilmek ve değer vermek bir bebeğin ilk adımları gibidir. Sevmek bisiklet sürmek gibi değildir. Düşeceğinizi düşünerek bir bisikleti süremezsiniz. Düşmeyeceğinizi bilmeniz gerekir yalpalamamak için. Gerisi hep kendine güvensizliktir. Umudu yitirmek geri kazanamayacağın manasına gelmez. Ancak çabalamak gerekir. Kırılmayı göze alarak yükseklere çıkmak. Kendini korumak için çok yükselmemek güven hissi yaratır. Ancak kaf dağının ötesiyse hedefin anka olmak gerekir. Sıcacığı hissetmek onu hak etmeyi gerektirir.

“Tanrı dedi bir çiçeği yaratmak asırların işidir. Ben her bahar arar dururum.”

Yayınlandı: 26 Nisan 2017

Şarapneller-VII

 

Son konuşmayı dinlemişiz, kalbimizin kemiğimize çarpa çarpa atışının sesi taaa kulaklarımıza vurur bir vaziyette Bâb-ı Âli’ye doğru gidiyoruz.

Öyle bir yemin etmişiz ki aramızda en ufak bir tereddüt gösterip geri döneni indireceğiz, kardeşimiz dahi olsa indireceğiz. Üzerimizde zerre kadar itaatsizlik emaresi yoktu. Edirne’yi Bulgara verecek olanlara karşı, “Edirne’yi verdirtmem” diyenlere itaat ediyorduk. Bizim için mevzu bundan ibaretti ve yeterliydi.

Yola çıkmadan evvel içtiğim son tütünün o tatlı acısı hâlâ damağımda. “Ne güzel bir tat, belki de dünyada alacağım son tat bu” diyorum. İşin açığı tütünün tadından başka bir tat da bilmiyorum. Sesler artıyordu iyice, kalabalık da çoğalıyor. Ne oluyor lan düşüyorum.

Sıçrayınca gözümü açtım. Uykunun en sevmediğim hali bu. Düşer gibi olup sıçramak. Yalan yok, Bâb-ı Âli’ye doğru gidiyoruz. Fakat ne at sırtındayız, ne de silahımız var. Beş kişiyiz. Kiminin mabadı demire dayalı, kimimizin ise suratı cama yapışık bir vaziyette, tıkış tıkış kalabalık ve gürültülü bir tramvayla Bâb-ı Âli’ye doğru gidiyoruz.

Hiçbir sahiciliği yoktu hayatımın o an. Çocukken böyle değildi. Nasıl yazıldığını bilmediğimden dolayı, sadece şekil olarak benzetme gayretiyle üzerine “Allah, Muhammed, Ali” isimlerinin Arapça yazılışlarını çizdiğim tahta kılıcımla ve annemin kızmasına rağmen at diye bindiğim salondaki koltuğun üzerinde, teypte hücum marşı çalarken, görünmez düşmanlara saldırdığım an gerçeğe daha yakındım sanki.

Hayal gücümüzün zirveye ulaştığı çocukluk çağlarımızda dahi bir kanaatkârlık ya da had bilirlik vardı. Çocuk da olsak bir kez olsun kendimizi kral ya da sultan olarak hayal edemiyorduk. Ya akıncıydık ya da fedai. İnsanların gayet buz gibi bir gerçekliğe uygun şekilde kaymakamlığa heves ettiği üniversite çağlarımızda bile, çıkmamış bıyığımızın göğe doğru burkulmuş halini hayalini kurduk. Ve o hayalimiz de Teşkilâtı Mahsusa fedaisi olup, Meserret Kıraathanesinde toplanarak hangi evi kurşunlayacağımızı konuşuyorduk. Gerçekti hepsi. Bir vakit eşyalarını taşıdığım için bana kumaşa sarılı okunmuş çörek otu veren teyzenin cam kenarına oturmuş mavi kazaklı şizofren oğlu kadar gerçekti. Bunun konumuzla alakası yok ama o teyze ve oğlunu zihnimden atamıyorum.

Hayal, rüya farketmez. Ya vuracaktık ya da vurulacaktık. Ama şimdi bize konuşma hakkı dahi tanımıyorlar. Beş kişiydik ve beşimiz de hatalıydık. İnsanoğlu bu kadar….. neyse ağzımı bozmayacağım. İnsanoğlu bu işte; bir konuda hata yaptın mı, senin o konuya dair konuşma hakkını elden alırlar. “Sen kepaze oldun, sus” derler. Hâlbuki hata yaptıysak, en azından bir tecrübe damıtma ihtimaliz vardı. Uzatmadık biz de, konuşmadık.

Çünkü insanoğlu hatasına rağmen bambaşka niyetle bir şeyi aramaya, yapmaya koyulsa da başka insanoğullarının zanlarının gadrine uğruyor. O gözlerini kısıp yılan gibi tıslamaya başlayan insanoğullarının. Çünkü hata yapmışsın bir kere, kurtuluşun yok artık. En nihayetinde düşüncelerinde dahi başkalarının zannı seni aynı sonuca hapsediyor. Bizim, yani beşimizin, Yusuf’u kuyuya atan mıyız, kuyu muyuz yoksa kuyudan çıkarıp satan kervan mı diye düşünürken Yusuf’a atılan iftira olduğumuza ikna olmamız gibi.

Arkadaş kolumu dürttü “kalk hadi ineceğiz” diye. Bâb-ı Âli’yi geçmiştik. Edirne’yi Bulgara verseler bile sadece sövüp geçecek kadar halsizdik.

Kalabalığın bir kısmından müsaade istedik, bir kısmını da ittik ve kapıya yanaştık. Tramvay durunca indik.

Gerçekte tüm başarımız bu idi. Ve hâlâ hatamızı bilmiyoruz.

 

 

 

 

Yayınlandı: 01 Nisan 2017

Elimde Çok Az Keçi Kaldı

Ferhat Armut- Bekleyiş (elektro)

 

Bugün ahretin ilk günü gibi, rahvan yürüyen azgın atları çocukların üzerine sürüyorlar!
Pelteleşmiş zihnimin dışa vurumu hezeyanım; güneş tam tepemde gölgemi görmek istiyorum
Konsantre edilmiş vahşete sövmenin en güzel ifadesi, karanlıklara sığınmaktır.
Koyu havalarda daha bir ciddiyetle bakıyorum hayata, geceleri çift saymamın nedeni bu olabilir mi?

Champ Elysee’de topuğu kırılan madam ile La Fontaine’de çöp kutusunun yanındaki kızı aynı kefeye koyduğumda, kantarın topuzunun başına madamın topuğuna gelenler geldi.

Ölü evinde cümbüş yapanların informel ahlakları, sakat düşünceleri geçer akçe,
Masada başka türlüler, antiklerden söz alarak müsaadelerinizle:
Oğullarının dişlerinin kamaşması, babalarının yediği koruklardan mütevellit,
Sizin için iyi dileklerim vardı ama o kadar uzundu ki mumlar eriyiverdi.

Başka yerlerde oyun oynayan çocuklar var elbette, onun için kıyamet henüz mümkün değil,
Palmiyeleri düşün, bacaklarına dolanan kedileri, iyi alınmış bir uykuyu ve yapmak istediklerini.
Yine de rahatlatamazsın kendini, çünkü ağacın üstündeki kadar altında da var elbet,
Sen çiçeklenmek istedikçe, o daha bir derine kök salar; ümitler için acı, ne güzel bir payanda!

Ben günde altı, bilemedin yedi saat ölürüm; uyanınca hepten, uyuyamayınca dertten ölürüm.

Antropomorfik bir çiftlikte, ideal bir satıhta, bir zamanlar bana zimmetli daimonlar yaşardı,
Onlara genel geçer rüyalarda rastlardım, ütopyamı telkin ettim, -iyiye zorladım.
Sonra kapıları açıldı, mürekkebi bulandı, zincirlerini kopardı,
Nezaket hadlerinde söylenmesi gerekirse, elimde çok az keçi kaldı.

Yayınlandı: 28 Mart 2017

Şarapneller-VI

 

“Bu, hepsi bu” diyerek bitirilen cümleler, insanın yutkunduklarından yonttuklarıdır esasında. Konumuz bu değil.

Defalarca yediğin yemeğin bir kırıntısı, dişinde saklı çürüğe öyle bir temas eder ki, bütün vücudun sızlar. Burada sana sızı veren kırıntı mı, dişinin yarası mı onu bilemezsin. Mevzuyu, göğsünüzün ortasına nefes darlığı gibi bir sıkıntı çökerten bazı kelimelerin, içinizin ücralarına dokunuşuna bağlamayacağım. İşin açığı bağlayamam da. Çünkü bilemezsin; nefesini kesen kelimeler midir, yoksa insanın içinde bir yerlerde sızlamayınca bilemediği yerleri mi? Konumuz bu da değil.

Bilinen ve bilinmeyenden öte bilmek isteyen, söylenen ve söylenmeyenden ziyade her şeyi duymak isteyen, kalem ile yazmayı, akıl ile akletmeyi öğrenen insanoğlu, köpekler gibi uluya uluya ağlamaya başladığı vakit, “had” dediğimiz bir hakikatle karşılaşıyor. Çünkü köpeklerin uluya uluya ağlamasına zikir denilirken, kendisinin ise it gibi kuytuda kaldığını görüyor. Neyse konumuza dönelim.

İnsanın, “bu gece bambaşka bir gece olabilir” diyerek girdiği gecelerden sabaha eriştiğinde, güneşe dönüp “bak bu benim yüzüm, bunu da aydınlat” diyecek bir yüzü kalmayabiliyor. O şerli gecenin sabahında üç gün üç gece yağmur bulutları kapatabiliyor güneşini. Yüzün güneşe hasret çıktığın bir sabahta, güneşini silen bulutların yağmuruna rahmet diyebilmen, kemikli bir nefis terbiyesine dönüşüyor. Hâlâ konumuza giremedik.

Bilen bilir; size burada hayatında hiç tost görmemiş dolayısıyla da yememiş bir adamın hikâyesini anlatmıştım. Garson “tostunuz nasıl olsun” deyince mahcup bir şekilde “naneli olsun” diyen adamın hikâyesini.  O gün bugündür hiç bilmediğim duyguları paylaştığımda, tarifte tıkanıklık, izahta zorluk yaşarken ben de bunu kullanıyorum; “naneli”. Herhangi bir şerli gecenin sabahında ağzımdan, burnumdan, gözümden kustuğum şeylerin hepsi naneli. Neyse konu çok dağıldı.

Şöyle demiştim bir vakit; “umut edecek hiçbir şeyinin olmaması, umutların kırılmasından daha insafsızca ve insansızcadır.” Burada yazının konusuna binaen bir edilgenlik var. Seni dağ zannedenlerin, bir süre sonra esasında rüzgârda kaybolan bir kum tepesi olduğunu gördüklerinde yaşadıkları hayal kırıklıklarını düşün. Yani umut kırmak, insanı insandan sırt çevirttirecek bir güvensizliğe itmek, belli bir süre sonra kişinin içinde akan suyu alıp götürüyor. Onu Kerbelâ gibi bir çöle çeviriyor. Gel gör ki senin içine mübarek bir baş ve ona üzülenlerin gözlerinden süzülen mübarek bir yaş değil, Yezid’in şarabının damlaları düşecek. Ne acı.

Gelelim konumuza.

Esasında bu,

hepsi bu.

Yayınlandı: 18 Mart 2017

Şarapneller-V

 

“Yok yere kahretme, bela okuma, beddua döner dolaşır insanı bulur” derlerdi. Bir vakitti, şöyle demiştim; “âh ulan hayat, sana sırt dönenin sırtı yere gelsin”

Sırtı yerin yedi kat dibine geçiyor da insan neye sırt çevirdiğini anlayamıyor. Kör kuyularda merdivensiz kalmaktan şikâyet eden insan, esasında kendi kuyusunu, elleriyle yuvarladığı kayalarla kurutuyor.

Göğüs kafesinde, sağlı sollu son iki kaburganın arasına birer kanca takıp yukarı doğru kanırttıkları, bir yandan it gibi yorgan altında titrerken diğer yandan sırılsıklam bir yastıktan başını terlerle öğürerek kaldırdığın o şerli gecenin sabahında, insanda ciğer namına pek bir şey kalmıyor.

Bu böyledir; ciğeri tükenenlerin bir şey isteyecek nefesi de kalmaz. Ondandır el açtıklarında soru sormaktan başka bir arzları olmamaları. Sormak da bi’nevi istemektir aslında, cevap istemek; “bir şey acır içimde, bu göğsüme ne kattın”

Kayıyor insanın terazisi. Umudun, sonsuz bir umutsuzluğa tahvil edildiği o şerli gecenin sabahında, kötü bir son, sonsuz bir umutsuzluktan daha ağır basıyor.

Ve insan böyle böyle son veriyor kendi hikayesine, başka hikayeler cümlelerini daha fazla yitirmeden devam edebilsin diye.

Bu.

 

 

 

 

Yayınlandı: 14 Mart 2017

Babaannem’e

Ve düşlerim de öldü,

Babaannem öldüğünde.

Onun kalbi ellerine yansımıştı sanki, pamuk gibi yumuşak. Doktorlar kollajen dokunun yaşla birlikte azalması ve buna bağlı ciltte gevşeme olarak yorumlamışlardı. Bence bi halttan anladıkları yok. Onu tanısalar benim haklı olduğumu anlarlardı. (daha&helliip;)

Yayınlandı: 17 Şubat 2017

Seyyah Hikâyeleri-I

-Yakan nerde oğlum?

-Düğmesi koptu örtmenim!

Kitap fuarları üzerine yazmak niyetiyle başladım ancak malumunuz olduğu üzere konuları evveliyatından alarak anlatmaktan pek hoşlanırım, şimdiye dek yazılarımda o evveliyattan nihayete bir türlü gelememiş olsam da… Bu sefer tamamlarım hüsnü zannıyla yine de -Dandanakan’a gitmeden elbet- mevzuyu biraz geçmişten alarak birkaç kelam edeyim. Başlamadan önce hicapla belirteyim; sizler özlediniz mi bilmiyorum ama 3 senelik ara boyunca çokça lakırdı edip münasip/mübarek/müsait bir durakta inmemek terbiyesizliğini gösterdiğim için de bütün inecek var ehlinden özür dilerim. Lütfen kabul ediniz. (daha&helliip;)

Yayınlandı: 07 Şubat 2017