İçeriğe geç

İnecek Var! Yazılar

Carga la Tromba Edebiyat !

Hiç Anlatılmayan Masallar Adına

*kekeme VIII “Sen artık bu şarkıyı duyamazsın. Su boyunca yüzüp gittin çocuğum. Kendi efsaneni de alıp götürdün.” Yürüdüğümüz yol “geniş ve ferahtı.” Bizi bir başka feraha götürecekti. Her şeyin halledilebilir, her kötülüğün düzeltilebilir olduğuna dair inancımız vardı. Yol uzayınca kimimiz müsaade istedi, kimimiz ise “bir şeyleri unuttuğunu” söyledi. “Siz devam edin, ben yetişirim” diyerek döndü. Sonra yolun yokuş olduğu yerlerde, kimimizin hiç bilmediğimiz hastalıkları nüksetti. Kimi de “bunun ardı yokuştur” diyerek hırslandı. Sonra tek diye çıkılan yol, yollar oldu. İçinden çıkılamaz bir hale geldi güzergâhlar. “Sizi, hiçbir şeye tutunmamak ayakta tutacak” dediler, tutunmadık. “Ama böyle de düşersiniz” dediler. İlk can tatlılığı orada geldi. Ama nasıl tatlı. Dizlerimizin kanamasından korktuk. Herkes bir sebebe tutundu. Sonra “her sebep geçerli değildir” dediler. Korku…

“Böyle, kalbimiz ezilmiş, nevmid bir hâlde…”

*kekeme VII “ben sana yanlış bir yerden edilmiş bir büyük yemin gibiydim.” “Başaracağız” yazılı bir duvarın önünden geçirdiler beni. Bütün sorumlulukların yıkılacağı o mahcubiyeti görebilmek için yüzüme baktı kalabalıklar. Hâlbuki ben değil, o yazıyla göğsünden yıkılmayan duvar mahcup olsun. Gözlerinin akındaki tereddüdü dökememiş, kalbindeki korkuyu sökememiş birinin, “başaracağız” yazısından üstüne alacağı ne olabilirdi… Omzumda yarım ömrün yenilgisi varken neyi alabilirdim üstüme. Yenilgi değil de bu kırgınlık yollarımı yokuş ediyor. Dizlerime saplanmış ağrı gibi. Bir bilseler, “kimseye kırgın değilim” derken, herkese öfkemi kusuyorum hâlbuki. Gözlerimi sıkıyorum. Sicim sicim yaş dökülüyor. Karası dökülüyor, akı dökülüyor, boku dökülüyor. Tereddüt orada öyle çakılı duruyor.   “Sen de…” diye yazmış. “Sen de yarım yamalak kal, yıkık bir duvar gibi.” Yıllardır görmediğim o kağıtlar birden nasıl…

Psişik Mevzular 62, ” Motel Kontrpiye’den Çıkanlar Üç “

Aynalı Rüya Süklümsako, savruk, düşeyazar şekilde sürüdü ayaklarını Hikmetenduz mutfağın ortasına doğru. Onu görenler, bütün bi’isteksizlikten yaratıldığını düşünebilirdi ki onu gören iki kişi gerçekten öyle düşündü. Bütün bi’isteksizlik bu adam. Hikmetenduz, avuç içi kadar ekmek, biraz zeytin ve bi’bardak su aranıyordu motelin diğer kısımlarına nispetle aydınlık sayılabilecek mutfakta; buldu da zorlanmadan, şak diye. Nevaleyi mideye indirdikten sonra dönüp arkasına, “ Şov bitti. Beğenmişsinizdir umarım. Odamı gösterin lütfen şimdi. Yoksa bu çuvalı siz taşımak zorunda kalacaksınız. Bu arada zeytini aldığınız yeri de değiştirmemelisiniz, gerçekten çok lezzetliydi.  ” dedi sadece daha fazla konuşmak istemeyenlerin çıkarabileceği ses tonuyla. Alelıtlak Rafet, Muazzep beyinin önce yüzüne sonra dağınık düşkün kaşlarının altından gözlerine baktı:  “ Daha iyisi Ankara’da deniz beyim değil mi, genel olarak yani?  Muazzep…

Serencam (yahut Kekeme-VI)

“Sen anlamazsın tabii…” Hiç olmak istemediğim yerde, hiç olmak istemediğim biri değilken anlamamıştım, olmak istemediğim o yerin, olmak istemediğim o kişiden beni sakladığını. Kınadıklarımın, bir kader olarak bütün bir yaşamıma saniye saniye giydirildiği bu günlerde, yani “ama”lı, “fakat”lı, tevil üstüne teville yükselen bu kendimi kandırmalı günlerde anlamanın bir önemi kalmış mıydı? Neyi düzeltecektin? Bak, çocukken kulağına okunan şarkı, radyonun cızırtıları arasından kendine yol buldu ve çıktı geldi, geldi de alacağın ne kaldı ondan.    “Bitti” diyordu Serencam sürekli. Bazen kızıyordu da bana. Gerçeği görmemekle suçluyordu beni. Ömrü, kendisine yöneltilen bakışlardan sakınmakla geçen birisi için, hakikaten görmenin ne derece ıstıraplı bir iş olduğunu bilmeden. İlk başta vehim gibi gelmişti bu. Uykularımdan kalma kâbuslardan birer parça zannetmiştim Serencam’ın sesini.  Sonra “vesvesedir” diye…

Mütemadi Semt Pazarı

Derim pul pul olmuş,Her biri mektuplarım için.Saçlarım dalga dalga,Karşımda alabora bir kayık. Son sözlerim lanet!Doymak bilmeyen tahtakuruları…Kaygılarımın yükü ağır,Sırtımda ise morluklarım. Sorgularım uykuya meyyal,Gözlerim kan çanağı.Saklandığım tenhalar,Mütemadi semt pazarı. Keskin hissedişlerim susmuş,Karşımda bir bilge bağdaş kurmuşVe taşlıyorum eski kuyuları,Ses gelmiyor dibinden…

Duvar (yahut Kekeme-V)

“ …; belimiz bükülmüştü…” Duvarıma vuran ışıklarda, her gece bir dünya kuruyor, gözlerimi kapatınca da yıkıyorum. Bazen evin karşısındaki hastanenin önünde bekleyen ambulansın ışığı vuruyor. Orada da bir dünya kuruyorum, sonra acı bir sesle o da yıkılıyor. Çığlıklar, ağıtlar, öfkeli bağırışlar ile yeni bir dünya daha kuruluyor. Sesler, duvarımda yazmasıyla ağzını kapatmış, gözleri yaşlı kadına ve yumruğu sıkılı, küfürler savuran öfkeli bir adama dönüşüyor. Her defasında dönüp dolaşıp çocukluğumdan kalma o sahne ile bütün dünyalar yıkılıyor. Köyde, tahta balkonlu taş evin önündeki kalabalığı görüyorum. Ben bir yere saklanmışım. Gizlendiğim yerden omuzlarına kadar beyaz örtüyle örtülmüş bir şekilde, tahta seyyar musallanın üzerinde yıkanan, saçı kınalı, yaşlı kadını görüyorum. Bir de bu seyyar musallanın, ölü olmadığı vakitlerde köy camisinin önünde, üzerindeki kuru…

Tarih-i İnecek Var! (Giriş)

Tarihi köfteci, tarihi künefeci, dergilerin asırlığı olur da sitelerin bir tarihi olmaz mı? Bu mühim ve elzem vazifeyi üstüme alıyor, milletimizin kültür hayatının selameti adına dimağımı hizmetinize sunuyorum. Nasıl ki Cevdet Paşa’nın Tarih-i Cevdet’i varsa ben de size “Tarih-i İnecek Var!”ı yazacağım. Elbette zaman, mekân ve kişiler konusunda isim vermeyip hem İnecek Var sakinlerini rencide etmemek hem de yeni bir tarih yazıcılığı akımı başlatmak niyetindeyim. Baştan söyleyeyim; olaylara itirazı olan yazar arkadaşlar, “Tarih-i İnecek Var!”a olan itirazlarını İnecek Var aracılığı ile yapabilirler ve katkılarını sunabilirler. Bu serbestlik ve şeffaflık ile hem ülkemizdeki sanat hayatında vuku bulan sansür tartışmalarına son noktayı koyarız, hem de özgürlüğe olan hizmetimizi yapmış oluruz. Baştan demiştim; bu iş her neresinden bakılırsa bakılsın milletimiz için pek yararlı…

Kekeme-IV

“Bir sonuca varmadan dağılan binlerce konuşmanın acısı çöktü içine. Ölü doğduğu için, kimsenin içine işlemediği için hemen unutulan binlerce sözün ağırlığını duydu.” İnsanı, aslında hiç olmadığı bir “kendiyle” yüzleştirmeye çalışıyorlar. O vakit “bu, ben değilim” demenin de hiçbir anlamı kalmıyor. Anlamının kalmadığı yerde kapına bırakılmış bu paketi kabul etmeye zorlanıyorsun. Bütün yanlış görmelerin, yanlış telakkilerin yonttuğu bu “kendini”, bütün reddedişlerini de yutarak kabul edince aslında en büyük inkârın kapısından giriyorsun. Bu, benim kaldırabileceğim bir şey değil. Ulaşabildiğin ne kadar çare varsa başvurup hakkını arayanın “çirkinleşmekle” itham edildiği, bütün çareleri tüketirken, kendini de tüketene “psikolojik sorunlardan” bir tanı listesi hazırlandığı insan havuzunda, hiçbir sebep onları ikna etmeyecek. Kelimelerini çoktan almış oluyorlar senden zaten. Zırhladığın göğsünde dinlendirip demlediğin cümlelerin hiçbir kifayeti kalmıyor.…