Taşra Şarkıları I/VII

‘Efendim soyunmasak’ diye yalvaran gözlerle baktılar son bir umutla. Shrek, direktiflerinden rücu etmeyecekti… Eşeğe tevcihen ‘tepe tepe soy lan bunları’ diye gürledi. İş hepten şekerrenk olmakta! Utana sıkıla gömlekleri çıkarmaya yeltenirler. Shrek:

Ne cinssiniz lan Siz?!” diye gözlerini belerterek: “Kızlarımın önünde! İki tana adam, hem de biri gavur! Höösst!!”

Eşek, daha gavura gavur denmeyeceğini hatırlatacaktı ama kaş göz ederek sadece çorapların çıkacağını imaya gayret edebilecek fırsatı buldu. Hal ve şart mucibince anlaşılmayacaktı ve zaten öyle olur. Hal ve şart bir araya gelmeye görsün, hangi garabet izah edilemez ki?! Halde maksad çıplaklık değil şart olarak buyruğun yerine getirilmesiydi. Wertherle ikisi bön bön bakıyorlardı.

Shrek: “Eşşeek, iki elle bir çorap çıkacaktı orda? Noldu o! Daha bekliyiym mi…”

Werther’e ne çorabı lan diye fısıldadı. Cevap Werther’in ellerindeydi, çoraplar çıkmıştı bile. Öğretmenin sorusunu sıra arkadaşından evvel cevaplayarak marifet etmiş ilkokul afacanı gibi ‘Ben çıkardım efendim’ deyiverdi. Eşek hızlıca araya girerek “yanındakininkini de hallet o zaman” deyince marifeti başına kaldı.

Benim çorabım yok” dedi.

Shrek: “Hımm! Baş kabak, ayak yalın… En azından nisbeten. Hem kara hem çıplak; yaklaş budun. İlgimi çektin.”

İlgi çekmek! Amacına ulaşıyor muydu yoksa, doğru yolda mıydı? Emin olamadı… Şakakları, ensesi, avuçları, sırtı hep terledi. Ben mi dedi?

Shrek: “Yok arkadaşlarına bi sor bakalım, donsuzu, baldırı çıplağı ne varsa topla… Gel lan dedik işte!”

Birkaç adıma attı.

Shrek: “Niye çorabın yok.”

Parmağıyla rayların ucunu gösterdi. Üç vakit önce, oranın da yukarısında bir yer varmış oturuyormuş. Sonra arkasından biri gelmiş. İki büklüm eğilmiş. Kule vinç gibiymiş, upuzun, sıska. Kafasından öpmüş onu…

Shrek: “ Sordum mu lan, ne anlatıyosun sen.”

Niye çorabın yok dediniz de onun için şeyettim dedi.

Shrek:” Şeyedemezsin sen. Git öptürdüklerini şeyet. Tövbe neuzubillah. Asabiyelik olacam sizin yüzünüzden lan….

Şiişt! Soytarı! Bana bak!

Bana bak lann!

Şey etme bundan sonra. Anladın herhalde beni.”

Anladım efendim dedi. Daha çok terledi. Göğsü ağırlaştı. Ciğerleri patlayana kadar koşu bandında olmak istedi. Hem koşmak, çokça koşmak hem de ne pahasına olursa olsun burada kalmak istiyordu.

Shrek: “Anlayabildiysen iyi. Fena değil şimdilik. İkinci aşamaya geçiyorum.”

Anladım efendim dedi yine.

Shrek: “ Bak ne güzel anlağın açıldı maşallah. Soruyorum: Anlak ne demek biliyo musun?”

Yok, bilmiyorum dedi. Hakikaten de bilmiyordu. Alnı ak gibi bir şey miydi diye düşünmedi değil. Fakat bu kadar kısa ve sıkışık bir anda tahminine yahut çıkarım yapmağa bel bağlamaktansa savaşmadan çekilmek evlaydı.

Shrek: “Bulmaca çözmüyo musun lan sen! Soruyorum: Gazete de mi okumuyosun?”

Okuyorum diyebildi. Telefondan okuyorum. Yani internetten. Aslında internet baskısından. Ama internette baskı olmazdı. Yine çuvallamıştı. Yani internet yayımından, pardon yayınından.

Shrek: “İyi b.k yiyosun. Aferin!”

Okumayayayım mı? Yani okumamalımı yım? Şey, okumamalı mıyım?

Shrek: “Yayayaya lılılılı mımımıy mıy da mıy… Sende dil özrü mü var lan?”

Yo, hayır. Ben aslında kendimi ifade edebilirim. Edebilirdim, çok rahat eskiden. Sonra ama daha güçleşti tanımadığım insanlarla bilhassa.

Shrek: “Onu mu sordum. Onu sorsam onu sorardım. O olmayanı sormuşsam cevap bu olmamama lılılı yıyıdı… Lisan özrün mü var demedim, dil özrün mü var dedim. Kekememelik mi var sende?”

Ben kekememeliyorum zaten, yani kekelemedim işte. Kekeme değilim.

Shrek: “Belli oluyor! Çorabın niye yok?”

Parmağıyla rayların ucunu gösterdi. Üç vakit önce, oranın da yukarısında bir yer varmış oturuyormuş. Sonra arkasından biri gelmiş. İki büklüm eğilmiş. Kule vinç gibiymiş, upuzun, sıska…

Başlatma vincine kulesine yaav, çorabın nerde olum senin!”

O adama verdim.

O adam kim?”

Parmağıyla rayların ucunu gösterdi. Üç…

İndir, kıracam o parmağını bak! İllallah ulan! Meramını ifade edemiyor bunlar yaav… Yav de ki demin birine verdim. Bu kadar.”

Tam olarak öyle değil. Demin değil yani…

Bir daha yani deme, bunu anladın mı?

Demem.

Aferin durgun zekalı!” “Bak bu kadar insana gündem oldun. Haydi kısaca anlat, bitsin…O parmağa da sahip çık!”

Biri var, meczup-garip, akıldan hafif gibi bir şey. Zararsızdır. Birini sevdiyse arkasından yanaşıp kafasını öper, sigara ister, para ister, ayakları çok büyük. Ayaklarında mantar mı egzama mı bir şey var. Bir elinde de var. Çok kaşınıyor, belli. Çıplak ayağı kaşıdıkça kanıyor, kötü oluyor. Çorabın üstünden kaşıyor. Çoraplar yırtılana kadar kaşıyor. Çorapları pis, lime lime oluyor. Ayağı çıplak kalıyor, öyle kaşıyınca daha kötü oluyor. Şu aşağıdan bir çay akar. Oranın suyu biraz iyi gelir. Sonra yine azar. Beni her gördüğünde çorap ister. Ayağımdakini çıkarır veririm. Artık bende de çorap kalmadı. Alıştım böyle gezmeye. Yok yani, çorabım yok bu yüzden. Giyecek bir çift çorabım kalmayıncaya dek ben onun halinden kendimi nasıl mesul hissedemezdim ki?

Sana bir çift lafım var:

Evvela, bir daha yani yok dedim. Bak tekerrür ederse seni biçerim. Mecazen değil. Bu sözümü iyi belle.

İki; beni yanılttın. Durgun zekalı değilmişsin.”

Etraftakiler fısır fısır bu konuya dair yorumlar yapıyorlardı… Tipik bir özgeci tutum örneği miydi? Paylaşma ahlakı mıydı, diğerkamlık, alturisme, gizli yahut dolaylı veya örtük bir bencillik miydi? Bir bakıma merhamet etmek, acımak, bir bakıma da acınacak hale düşüp muahaze edilmek? Herkes için misal teşkil edecek bir vaka mıydı? Yoksa farklı davrananlar, en azından alakasız kalanlar kınanmasa da olur muydu..? Müzakereler uzayacak gibiydi ki, Shrek sözünü tamamladı:

Çünkü Sen düpedüz gerizekalıymışsın!”

Ben zeki olduğumu iddia etmedim hiç…

S..tir puşt… Defol, gözüm görmesin seni. Laf ebesi dürzü Seni!”

Yayınlandı: 01 Eylül 2018

Kaptan, Hayata İnecek Var!

İnsanlık tarihinin son dönemini ve kültür değişmelerini, hızlıca gözden geçireceğimiz bu serüvenin, daha bilimsel ve daha derli toplu halini ünlü antropologların ve değerli sosyologların kalemlerinde bulabilirsiniz.

İnsanlık tarihi kullanılan ulaşım araçlarının hızıyla paralel bir değişime uğruyor. Atın ehlîleştirilmesinden önce emekleyen insanlık, ışınlanmanın konuşulduğu bugün nazil bir hal aldı varın siz düşünün!

Kültürü de hayattaki değişim ve gelişimden izole olarak düşünmek mümkün değil. Hayatımızda hiç olmayan ateşin gecelerimize mum ışığı ile ortak olması en romantik duygulara gebe kaldı. İnkâr edilebilir mi?

Bayram ertesi, bayramdan örnek verip yolumuzu bulacak olursak, kısa mesaj bile yazmadan sadece “iletilen” kartpostallara kavuştuk şu mübarek günlerde. Sanal sohbetler vardı, sanal sohbetler sanal sekse evrildi. Sanal seks ile artık bulutlara yükseldik derken, bir avuç çomar whatsapp grubu ile darbe teşebbüsünde bile bulundu.

Televizyon programlarında siyasilerin birbirleri ile seviyeli tartışmalar yaptıkları günleri hatırlayacak kadar yaş almadım. Arkadaşına ima etsen kanlısı olacağın sözleri, miting meydanlarında kusan “böyüklerimizi” izleme azabını ise çok tattım. Mitingler, sanal mitinglere evrildi sonra. Her sabah, her öğlen, her akşam ve her gece takipçi sayısı nispetince değerli “devletlülerimiz” hiç de aşağı kalmadı. Toplumsal hayatta karşılığı olmayan, hayatta “cansız bir hatıradan” öteye geçemeyen varlıklar insanlık tarihinin de sanal versiyonunu güncelledi. Tarih sanal olunca sanal bir gelecek de kucağımıza doğdu/yumurtlandı. (daha&helliip;)

Yayınlandı: 24 Ağustos 2018

Taşra Şarkıları I/VI

Perde açılır…Hava kararmaya başlamaktadır. İki grup da arabanın etrafında nisbeten daha az tedirgin bekleşmektedirler. Shrek az önce yaptığı gaf sebebiyle huysuz… Eşekse yabancı uyruklu buyruğunu bihakkın yerine getirmiştir; Wertherle birlikte çelimsiz bir köylü kızı da arabanın önüne gelir; üçü beklerler, Eşek de yanlarındadır.

Shrek: Ne utanıyolar, ne arlanıyolar, bi de adamın insicamı bozulduğuyla kalıyo yav… tövbe tövbe! Eşşeek?

Eşek: Efendim

Shrek: (karnavala yönelerek, duyacakları şekilde) Şu hayatta, 3 günlük ha 3 günlük 4ncüsü desen yok!, kız uşağı bambaşka bişey. Benim de kızım var; hem de Mimar Müdürü. Hey gidi, neyse, (bağırarak) Kızlarım! Gelin bakıyim yamaçlarıma… Eşşeek?

Eşek: Efendim

Shrek: Bunlar var ya; bunlar can ilacımız bizim can. Cennet bahçesinin gülü bunlar ya…(kollarını karnavala doğru açarak) Ya ben sizi seviyorum ya…

Eşek: Seversiniz efendim

Shrek: Bir baba şefkatiyle seviyorum ya…

Eşek: Baba şefkatiyle efendim

Shrek: Ya ben var ya; size aşığım ya…

Eşek: Aşıksınız efendim

Shrek: (çelimsiz kıza dönerek) Gel bakıyim buraya, sen kimin gızısın?

Eşek: O yabancı uyruklu

Shrek: Olabilir. Suç mu? Bizim gönlümüz yayla gibidir; açıktır: Şimdi ben, baba şefkatimle, bu kızımızı da çok sevdim. Yavrum sen hangi uyruktansın?

Kız duymamış gibidir. Neredeyse istiğrak halindedir. İçte içe yakarmaktadır. Shrek niyaz vaziyetini anlayamaz.

Shrek: Yavrum yoksa sen evden mi kaçtın, doğru söyle bana! Sen yabancı uyrukluydun da yerli yavuklun seni evlilik vaadiyle mi kandırdı? Bi cahillik mi etdin, nası geldin sen bi başına buralara…

Çelimsiz kız, irkilerek hipnozdan kalkarcasına uyanır, sersemler…

Kız: Ben, ben

Shrek: He sen! Şükür yav. Bi adam dinlenilsin de mi yani; başçavuşun cipi cırlamıyo burda. Eşşek?

Eşek: Efendim

Kız: Ben nerdeyim?

Shrek: Gızım, sen kimsin?

Kız: Orleans Bakiresiyim

Münasebetsiz bir ergen kikirdemesi, tedirginliğinden sıyrılmaya başlayan çeteler arasından yükselir.

Shrek: (Eşeğe doğru alçak sesle) Bak ben demiştim; bu kızcağızın başına bi hal gelmiş ya da gelir gibi olmuş. Hemen o yerli yavukluyu bulun bana.

Eşek:(kısık sesle) Bulup napalım efendim?

Shrek: Allah Allaah… Hortuma zincir sokup dövün!

Eşek: Ama şikayete bağlı suç efendim?

Shrek: Haa, o zaman üstünü kapatın.

Kız:(Şero Dağını ve kalabalığı görür görmez)”Ne mutlu ruhta yoksul olanlara çünkü göklerin egemenliği onlarındır. Ne mutlu yaslı olanlara çünkü onlar teselli edilecekler. Ne mutlu yumuşak huylu olanlara çünkü onlar yeryüzünü miras alacaklar. Ne mutlu doğruluğa acıkıp susayanlara çünkü onlar doyurulacaklar. Ne mutlu merhametli olanlara çünkü onlar merhamet bulacaklar. Ne mutlu yüreği temiz olanlara çünkü onlar Tanrı’yı görecekler. Ne mutlu barışı sağlayanlara çünkü onlara Tanrı oğulları denecek1.”

Kalabalık şaşırır. Neyse ki umum, dinler arası diyalog tartışmalarından şerbetlidir. Bir “Lem yelid ve lem yuled2.” şerhi düşerler. Kitle tekrar tavsamağa yüz tutar…

Shrek: Üstünü kapatın diyoruum…Hadisenize yaauv!

Yakınındakiler Mehmetemino’yu dirsekler, kolundan tutup ileri atmak ister. Karşı koyar. ‘Git lan git, ehl-i kitapmış oolum’ diyerek istihza ile teşvik ederler. Daha da gerilenir. Biri ‘bakireymiş’ deyip hepten utandırır, eleman kızarıp-bozarır, sesli gülüşmeler…

Shrek otoritesinin sarsıldığını anlayınca tekrar derin bir nefes alıp burnunu kapatır, gürültü kopar, maymunlar korkudan öleyazarlar ama gıklarını çıkaramazlar bu sefer. Her yan milkport olmuştur…

Shrek: İşte kurda sormuşlar boynun niye kalın

Eşek: Ne önemi var efendim, deveninki de eğri

Shrek: Eşşeek

Eşek: Evet efendim,

Shrek:(Kalabalığa tevcihen) O kişnemekten yüzü kızaran gelsin bakıyim buraya… Çabuk. Bi görülsün hele yurdumuza döviz bırakan turistlerin arıynan iffetiynen kişneşmek nası oluyo. Bakılmasın lan gelinsin, gelinsin dedik! Eşşeek

Mehmetemino mahcup mahcup yaklaşmaya başlar…

Eşek: Evet efendim

Shrek: Ne diyordum… Evet, bir baba şefkatiyle, kızlarım benim ya; can ilacı bunlar.

Kız: Yoksa hasta mısınız ekselans, sizin için göklerdeki babamıza dua edeyim…

Shrek: (Çeteleri elinin tersiyle tahfif ederek) Utanın lan davarlar utanın! Medeni memleket kızı işte, bi hal hatır etmek filan biliyor. Aferin gızım, baban göklerde ama sen bizim mülki sınırlarımızdasın artık. Adın ne senin?

Kız: Jean d’Arc, ekselans.

Shrek: Moldovalı mısın?

Eşek: Orleans’lıydı efendim.

Shrek: Tamam, Romanyalı mısın?

Eşek: Efendim Fransalı galiba…

Shrek: Biz de bugün hep Fransalılara çalışıyoruz.

Dayanamayıp Fransalı değil Fransız deyiverdi. Werther yandan böğrünü hışımla dürttü. Shrek’in gözleri üstlerindeydi.

Shrek: Gözüme batılıyo bak

Sessizlik

Shrek: Bak gözüme batılıyo diyorum

Werther, “Sana diyor sana, özür dile” diye uyardı fısıltıyla. “İyi de bana hitaben konuşmadı ki” diyerek diretti. “Lan Sen, diğerleri Albatros’un muhatabı olabilir misiniz ki size hitap etsin.” “Ya, sen?” “Beni karıştırma, ben döviz bırakıyorum.”

Shrek: Eşşek, utanmasalar gözümü çıkaracaklar ha!

Eşek panikler, cevap veremez.

Shrek: Buraya gelinsin.

Biz mi? Efendim biz burdayız zaten” deyince Werther tekrar sertçe dürtüp sözü almak üzere “Ekselans” diyerek reveransa başladı ki;

Shrek: (mimiksiz bir ifadeyle)Soyunun!

Af buyurun…”

Shrek: Soyunun…Eşşek;

Eşek: Evet ef

Estağfirullah ben niye sizin gözüne batayım şimdi lütfen.”

Werther: Ekselans sinirlenmekte haklı zira,

Shrek: SOYUNUN ULAN!

İkisi de enselerinden süzülen soğuk bir terle yutkunurlar…Perde kapanır.

Yayınlandı: 21 Ağustos 2018

ANKARALI UZUN BIYIK AFRİKA’DA

Sıcak bir Afrika gününde yine aslanlar ceylanları kovalıyor, aralarında en zayıf olanı sürüden ustaca ayırmayı başardıktan sonrada yakalayıp afiyetle mideye indiriyordu. Kalan parçalar sırtlanların, tilkilerin ve akbabaların da kursaklarından geçtikten sonra, gözbebekleri ufak tefek kuşların gününü bayram ettikten sonra bir lokması dahi israf olmadan doğadan temizleniyordu.

Sıcak bir Afrika gününde ceylanlar aslanların saldırısına uğruyor, ceylanların en zayıfları sürüden ustaca koparılıyor ve aslanların keskin dişleri altında can veriyordu. Can verdikten sonra yaşananlar ise yukarıda anlatılandan farklı değildi. Afrika’da ceylanlar ölülerini gömmezler. Diriyken kaybettiklerinin öldükten sonra parçasını dahi bulamazlar. Ancak etleri aslanların, tilkilerin ve hatta ufak tefek kuşların vücutlarında proteine dönüştürülüp enerji olarak harcandıktan sonra oluşan dışkı ile toprakla buluşur.

Ve bütün bu yaşananlardan sonra Afrika çöllerinde huzur yükselir.

Bütün bunları israf üzerine kurulu insanların dünyasında anlamak zordur. Uzun Bıyık için de bir aslan olmasına rağmen anlamak zor oldu. Ne de olsa bundan bir gün önce Ankara’nın ortasında bir hayvanat bahçesinde insanlar dışında hiçbir canlıya temas etmemişti. (daha&helliip;)

Yayınlandı: 18 Ağustos 2018

Taşra Şarkıları I/V

İnsanlar {yani görün işte ne kadar önemli bi cümle ki; insanlar diye başlamış, genellemeyi kes…}{kesersen kes devamı zaten benim değil arkam kuvvetli} ebeveynlerinden çok alışkanlıklarının çocuklarıdırlar.{sağol Haldun Reis} Alışmak ve alıştırmak: insanın en müthiş/dehşete düşürücü kabiliyeti. Bu sayede iyilik de kötülük de sıradanlaşabilir.{Teşekkürler Hanna, Martin’e selam} Kitlesel ölümler, yıkımlar, hastalıklar ya da yüksek teknoloji, konfor, cinnet derecesinde tüketilen su ve protein miktarı karşısında körelegelip körelegiden duygulanım; ‘demek ki mümkün’ mottosuyla her türlü olasılığın müptezeli(ne orijinal bi tespit!)… Beşerle evren kayıt, gözlem, deney ve tarassut altında didik didik. Panik fight’a fırsat bırakmadan geldi bile; insan tekiyiz ve, ve hasar yok tamam; panik flight’a da fırsat tanımadan gidiverdi. Elde var sürdürülebilir tedirginlik, yani sürdürülebilir kalkınma gibi bi şey işte ama neg. simetriğinde. Görünebilen, yeterince ikna edicidir.{nice gerçekler gördüm üstünde algı yoktu; nice algılar gördüm içinde gerçek yoktu… vay zalımlar vay; parsel parsel eylemişler dünyayı.} Bakınız:karşınızda bir dev! Hemi de adem yiyen cinsinden. Şimdi apıştınız veya cinnet mi geçirdiniz? Yoo… Onlar da geçirmedi ama apışmaya apışdılar. O kadar da olur. Hiç korkmamak ancak bir kısım delilere mahsustur. Canero’nun protokurban seçilmesinden ferahladılar hatta. Çünkü kitlenin içinden bakıldığında, felaketin isabet ettiği bir/birkaç x kişisinin varlığı genelin gözüne hoş gelir; sıraydı ve savıldı hissi verir. İstisnaı; sıranın sizde olmasını istemekle başlar. Sıranın kendisinde olmasını istiyordu. Değilse de ona gelmeliydi. Korunma hassasıyla büzülen kalabalıklarının sıkışıklığında fısıldaşıyorlardı. “ Werther” dedi; “hep böyle midir?” Israrla kopya istenince, verirken yakalanmaktan kaçınan ve dolayısıyla asabiliği had safhaya gelmiş nobran bir Taylan gibi huysuzlanan Werther: ”Yok aslında şeker gibi adamdır . Ne biliyim lan, eşeği miyim!” diye tersledi. İnsanın izzetinefsi, (bir yere kadar) şansından daha hızlı daralır; yani Werther’in gösterdiği dirseğe tınmayarak devam etdi:”Yolu kapattığımız için o zaman.” Zanaatin kendini çok tekrar eden monotonluğunun yüksek kürsüsünden, çömez müşterisinin naif ve uyumsuz siparişine karşı çıkmaya hazırlanan bir laminant parke ustasının terli bilgeliğiyle düzeltti Werther:” hayır, aslında onun derdi sadece yoldan geçememek, uyandırılınca öfkelenir. Biz de öyle yaptık işte”.

(daha&helliip;)

Yayınlandı: 14 Ağustos 2018

Taşra Şarkıları I/IV

Ya diğerleri?”

Biz atanamayanlar çetesiyiz, tutunamayanlar gibi ama kulağa daha az hoş geleninden. Başlarda fena değildi; çocuklara, akıllı tahtalara, kantin tostlarına alışırız diyorduk, kapişonlu kaşe öğretmen paltosu bile aldık… Hiçbiri nasip olmadı. Kpss, yds, ales, bles derken sscb ile kolhoza bile gidemedik. Bi kere öğretmen olmayagör, çıkmıyor üzerinden; bir vasıf atfediyorlar ama hiç değer atfetmiyorlar! Reyon dizeyim, tuğla çekeyim desen, -niye sana yaptırayım diyor adam, haklı yani… Çocukların okulda olması mesele değilmiş, mesele çocukların evde olmamasıymış. Biz de ağacın kovuğunda türemedik; okula gidemiyoduk, evde de duramıyoduk, buraya geldik.”

Sizin yılda 4ay tatiliniz var, bırakın bu kendini acındırmaları” diye çıkştı biri.

Bizim yılda 12ay tatilimiz var, geçeceksin o lafları.” diye cevapladı bir atanamayan.

Siz kimsiniz?” dedi. Werther de, daha şarkî bir şeyler bulmanın keyfiyle iyice dikkat kesildi.

Biz, imanı gevremiş tulumbacılar bölüğüyüz.” diye başladı. “Bunlara bakma Sen; bunların var ya, hangisinin tekeri tümseği aşsa bi daha dönüp arkasına bakmaz bunlar! Biz atanmadık mı? Atandık, ben kendim 96yla atandım. İş de vardı ama nası iş?! Sabaha kadar bilimum bayrak, flama, afiş, poster, ledden mahya, bilmem ne asmaktan bizim imanımız gevredi. Asmadığımız şey kalmadı; çamaşır ve adam dahil. Boma adam asdık biz durup dururken. Vazifemizmiş! Memlekette önemsiz gün yok ki, alayı önemli gün, yıl aşırı da artıyo. Çevikçiyle bizim angaryamız bitmez. Ama, 1- onların lokallerinde bilardo var.”

(daha&helliip;)

Yayınlandı: 07 Ağustos 2018

Taşra Şarkıları I/I-II-III

Not: Bu üç parçanın yayımı bir şekilde inkıta’a uğramış, toplu olarak şöyledir:

Taşra Şarkıları I/I

Kartal olabilirler, gerçi mesafe çok uzak, çıplak gözle tam seçilemiyor… Daha ufak türdeki alıcı kuşlardan da olabilirler, iki tanesi yan yana olmaktan pek rahatsız değil ya da bu mesafeden yan yana imiş gibi görünüyorlar ama kim bilir aralarında nice mesafe var. Diğer ikisi ayrı ayrı yaylar çizerek süzülüyor ve derin geçen kışın sonuna doğru yerde duran iri beyaz çöp poşetini mükellef bir av zannediyor veya karınca yuvası başında, merakı mucibince hareketsiz duran ufaklığı gözlerine kestiriyor olabilirler. Göz de göz ha… O yuvadan bir karınca çıksa ve o çöp poşetine doğru yürümeye başlasa bizim hesabımızla belki altı ay bir güz geçer. Taradıkları alan oldukça geniş, bu hem iyi hem de kötü bir şey. İyi zira kış çok derin geçti; tilkileri vaşaklar yemiş, vaşakları ,zevkine, avcılar vurmuş, birinci avcının zağarına ikincinin kırması hallenmiş, üçüncüsü ‘ha itine ha sana oğlum’ deyince birincinin dipçiği soluğu müsaderede almış. Böyle zorlu şartlarda herkesin biraz proteine ihtiyacı var; elbette alıcı kuşların da. ‘Alıcı kuşların ömrü az olur, akbaba zararsız yaşar mı yaşar’ derler lakin sen bakma, akbabanın da proteine ihtiyacı var, süt tozuna da… Kötü bir şey zira; şu ufaklığın zayi ettiği bir kaç karıncadan maada kime ne zararı var, yalnızca tabii merakını tatmin ediyor. Böyle uzun seyirler çocuklar için çok iyidir, çamaşır makinesini seyrediyorsa iyi değildir ama, televizyon seyrediyorsa bazen iyi bazen kötüdür, düzeltmeye uğraşırken şöyle en azından etrafının rahat bir saatciği geçsin diye yeleğinin yeni tersine çevrilerek kendisine verilmiş alzaymırlı bir ihtiyarın kırılgan azminin tam aksine küçüklerde dikkat temrinleri körpe dimağlarını bileyip azimlerini kuvvetlendirir, bir kaç yaş daha büyüyünce yuvanın ağzını kapayacak, birkaç yaş daha da büyüsün yuvayı umursamayacak bile, otuzuna gelince birden hatırlayacak, merakı tekrar tahrik olacak bu kez içine sıvılaştırılmış alüminyum dökecek belki. Ama şimdilik kimseye bir zararı yok, birkaç karınca ufak spor ayakkabılarının tabanına yapıştı o kadar.

(daha&helliip;)

Yayınlandı: 07 Ağustos 2018

HOCA

Hepimizce malum olan derneklerin, malum ortamlarında tanıdım O’nu. Akademisyen, bürokrat tebanın çevresinde bilmem kaçıncı kez devlet kuran dernek başkanının, büyük lafları arasında, kibirli bakışların uzağında; çay ocağının bir köşesinde gördüm. O gün, ”kimsin sen?” sorusunu, onlarca kişinin arasında sorabilecek tek kişiymiş gibi geldi bana. Arkadaşlığımız, dostluğumuz, hoca-öğrenci ilişkimiz o soğuk binanın daha da soğuk ortamındaki sıcak bir tebessüm ve demli bir çay ile başladı.
Orta halli bir Anadolu kentinin, orta halli bir hocasıydı. Üniversitede okutmandı. Hem o üç dört harf ile kısaltılan ünvanlardan uzak, hem de bir bakıma akedemisyendi. (daha&helliip;)

Yayınlandı: 23 Temmuz 2018