Taşra Şarkıları I/V

İnsanlar {yani görün işte ne kadar önemli bi cümle ki; insanlar diye başlamış, genellemeyi kes…}{kesersen kes devamı zaten benim değil arkam kuvvetli} ebeveynlerinden çok alışkanlıklarının çocuklarıdırlar.{sağol Haldun Reis} Alışmak ve alıştırmak: insanın en müthiş/dehşete düşürücü kabiliyeti. Bu sayede iyilik de kötülük de sıradanlaşabilir.{Teşekkürler Hanna, Martin’e selam} Kitlesel ölümler, yıkımlar, hastalıklar ya da yüksek teknoloji, konfor, cinnet derecesinde tüketilen su ve protein miktarı karşısında körelegelip körelegiden duygulanım; ‘demek ki mümkün’ mottosuyla her türlü olasılığın müptezeli(ne orijinal bi tespit!)… Beşerle evren kayıt, gözlem, deney ve tarassut altında didik didik. Panik fight’a fırsat bırakmadan geldi bile; insan tekiyiz ve, ve hasar yok tamam; panik flight’a da fırsat tanımadan gidiverdi. Elde var sürdürülebilir tedirginlik, yani sürdürülebilir kalkınma gibi bi şey işte ama neg. simetriğinde. Görünebilen, yeterince ikna edicidir.{nice gerçekler gördüm üstünde algı yoktu; nice algılar gördüm içinde gerçek yoktu… vay zalımlar vay; parsel parsel eylemişler dünyayı.} Bakınız:karşınızda bir dev! Hemi de adem yiyen cinsinden. Şimdi apıştınız veya cinnet mi geçirdiniz? Yoo… Onlar da geçirmedi ama apışmaya apışdılar. O kadar da olur. Hiç korkmamak ancak bir kısım delilere mahsustur. Canero’nun protokurban seçilmesinden ferahladılar hatta. Çünkü kitlenin içinden bakıldığında, felaketin isabet ettiği bir/birkaç x kişisinin varlığı genelin gözüne hoş gelir; sıraydı ve savıldı hissi verir. İstisnaı; sıranın sizde olmasını istemekle başlar. Sıranın kendisinde olmasını istiyordu. Değilse de ona gelmeliydi. Korunma hassasıyla büzülen kalabalıklarının sıkışıklığında fısıldaşıyorlardı. “ Werther” dedi; “hep böyle midir?” Israrla kopya istenince, verirken yakalanmaktan kaçınan ve dolayısıyla asabiliği had safhaya gelmiş nobran bir Taylan gibi huysuzlanan Werther: ”Yok aslında şeker gibi adamdır . Ne biliyim lan, eşeği miyim!” diye tersledi. İnsanın izzetinefsi, (bir yere kadar) şansından daha hızlı daralır; yani Werther’in gösterdiği dirseğe tınmayarak devam etdi:”Yolu kapattığımız için o zaman.” Zanaatin kendini çok tekrar eden monotonluğunun yüksek kürsüsünden, çömez müşterisinin naif ve uyumsuz siparişine karşı çıkmaya hazırlanan bir laminant parke ustasının terli bilgeliğiyle düzeltti Werther:” hayır, aslında onun derdi sadece yoldan geçememek, uyandırılınca öfkelenir. Biz de öyle yaptık işte”.

hee, arabayı da uyurken sürüyodu zaten!”

Evet; albatroslar uyurken de uçabilen büyük avcılardır zaten.” (Mustazaf baytar hemen arkalarındaydı ve “hı hı” diye onayladı hafifçe.)

Ya bırak albatrosu malbatrosu, bunun neresi kuş?”

Albatros; galatımeşhur. Zülfazl’ın Solfasol oluşundaki azizlik burada da başa gelmiş…”

Uzatma yine mi kameriye”

tamam tamam, alba toros yani, aslında toros alba, pinus alba gibi; kapiş?”

Başlarım kapişine! Adam mı otarıyosun bilmiyoz diye! Utanmasan cesika albagillerden diyecen.”

Kesif bir gürültü çıkara çıkara taş kıran iş makinelerinin içtenlikli acımasızlığıyla gürledi Shrek(bu betimselliği tadında bıraksam iyi olacak artık…). ”Ne fısırdanılıyo orda karı gibi! Ayı mı oynatılıyo burda…(kısa bir sessizlik) Yüzümüze de bakmıyolar Eşşek, çağır şunları.” Eşek toynağıyla koymuş gibi bulacaktı bulmasına zaten ama o kendiliğinden ileri çıktı. Görevi kadük olan Eşek fırsattan istifade kaş-göz bir şeyler anlatamaya çalışıyordu Shrek’e. Anlamayan Shrek “yabancı uyrukluyu da” diyerek vazifesini tekrar etti Eşek’e. Canero yengeç adımlarıyla gerisin geri uzaklaşıyordu fırsatı varken. Eşek Werther’e yönelmeden evvel bıyık altından da olsa Shrek’i uyarmadan edemedi hızlıca:”(kızları işaret ederek) Karı gibi demesek kamuoyu önünde… polemik oluyo hani.” “Haa” dedi Shrek; ”haklısın.”

Yayınlandı: 14 Ağustos 2018

Taşra Şarkıları I/IV

Ya diğerleri?”

Biz atanamayanlar çetesiyiz, tutunamayanlar gibi ama kulağa daha az hoş geleninden. Başlarda fena değildi; çocuklara, akıllı tahtalara, kantin tostlarına alışırız diyorduk, kapişonlu kaşe öğretmen paltosu bile aldık… Hiçbiri nasip olmadı. Kpss, yds, ales, bles derken sscb ile kolhoza bile gidemedik. Bi kere öğretmen olmayagör, çıkmıyor üzerinden; bir vasıf atfediyorlar ama hiç değer atfetmiyorlar! Reyon dizeyim, tuğla çekeyim desen, -niye sana yaptırayım diyor adam, haklı yani… Çocukların okulda olması mesele değilmiş, mesele çocukların evde olmamasıymış. Biz de ağacın kovuğunda türemedik; okula gidemiyoduk, evde de duramıyoduk, buraya geldik.”

Sizin yılda 4ay tatiliniz var, bırakın bu kendini acındırmaları” diye çıkştı biri.

Bizim yılda 12ay tatilimiz var, geçeceksin o lafları.” diye cevapladı bir atanamayan.

Siz kimsiniz?” dedi. Werther de, daha şarkî bir şeyler bulmanın keyfiyle iyice dikkat kesildi.

Biz, imanı gevremiş tulumbacılar bölüğüyüz.” diye başladı. “Bunlara bakma Sen; bunların var ya, hangisinin tekeri tümseği aşsa bi daha dönüp arkasına bakmaz bunlar! Biz atanmadık mı? Atandık, ben kendim 96yla atandım. İş de vardı ama nası iş?! Sabaha kadar bilimum bayrak, flama, afiş, poster, ledden mahya, bilmem ne asmaktan bizim imanımız gevredi. Asmadığımız şey kalmadı; çamaşır ve adam dahil. Boma adam asdık biz durup dururken. Vazifemizmiş! Memlekette önemsiz gün yok ki, alayı önemli gün, yıl aşırı da artıyo. Çevikçiyle bizim angaryamız bitmez. Ama, 1- onların lokallerinde bilardo var.”

Allah, Allah… İki?”

İki, biz bi de telefonda habire küfür yiyoruz. Şerefsizin uşakları yabancı ülke simkartından arıyorlar. Bi tanesi aradı, ….a bak, dedi bi sorum var, senin de 3 cevap hakkın var, bilirsen sövmeyecem. Dedim sor”

Ya yine mi aynı hikaye, yeter artık” diye yeniden muazzep oldu kalabalık.

Bi durun, bu adamlar bilmiyo. Neyse dedim sor. …. herif dedi ki; itfaiye araçları niçin kırmızıdır?”

Sen ne dedin?”

Dedim ki yangın bir acil durumdur, kırmızı da ikaz rengidir. Onun için. Dedi ki yanlış cevap; o zaman ambulanslar niye beyaz, onların da işi acil durum. Dedim o zaman kırmızı renk en çok dikkat çeken renktir, güçlü bi uyarı verir karşı tarafa. Dedi ki ….; en yüksek frekanslı renk mordur. O zaman itfaiye araçlarının mor olması gerekirdi. Yine yanlış cevap. Bu son hakkın dedi. Düşündüm, düşündüm, aklıma bişey gelmedi. En sonunda dedim sen söyle; bizim araçlar niye kırmızı? …… evladı , …..a bak hele, dedi ki; o kadar hortumu sana da döşeseler sen de kızarırsın.”

Şimdi bak tulumbacı bey kardeşim; senin sorunun ego idealini yangın olgusunun üzerine kurmuş olman. Bunu daha evvel de konuştuk. Mesela askerler savaş çıkmadıkça bunu kendi caydırcılıklarına bağlayabiliyorlar. Fakat sen yangın çıkmadıkça kendini gerçekleştiremiyosun, iltifat da edilmiyosun lakin yangın çıkmaması da senin bir marifetin sayılmıyor. Ve bu böyle devam ediyor… Aslında senin burada olman gayet iyi. Niye iyi? Çünkü bu gidişle sublimasyonunu tatmin için tutup, Allah muhafaza, sen bi yerleri yakacaktın. Bak biz sana eleştirme ya da tepki gösterme demiyoz, hobi olarak yine ver ama aşırı genelleme.” diyerek tulumbacının münasebetsiz hatırasını bastıran bu biraz kambur, hafif göbekli, gözlüklü, gençce, süveteri pamuklanmış adamın çeteler arasında sessiz bir saygı gördüğü belliydi. Böylesi bir ihtiram üniversitenin içinden geçenlerde kendiliğinden ve alışkanlık eseri olarak, yanından geçenlerde de ciltli, kalın ve pek anlaşılır durmayan kitaplara saygı gösterir gibi vardır. Werther sual etmekten kendini alamadı: “Beyefendiyle tanışmadık, Strasburg’da bulunmuş muydunuz?”

Bulunacaktık, Mahkeme kabul etmedi. Neyse. Ben, ıı biz, yani teknik olarak sadece ben aslında çete değilim, biz mobbin-garya mağduru mustazaf muharrik muidlerin meşveret meclisiyiz.”

Werther, hüzünle, “Geçmiş olsun Beyefendi.” diye mukabele edince dayanamadı, “Ne anladın ki!” diye çıkıştı. “Gam” dedi Werther, “gamı tanıtlamasak da olur.” “Bak ben de sana teşhis yapıyorum Hoca; istenmeyen gebelikler senden intikam alıyor var ya” dedi tulumbacı, etrafın alakasını topladığı zannıyla devam etti: “Bu adamın beyinciğine azot kaçmış, gam dediği o işte. Ha ama Sen de tekerin tümsekte kırılmasa dönüp arkana bakmazdın!”

Doğru söze ne denir; bizim tekerlek tümsekte kırıldı hakkaten. Ben aslında baytarım. Pet işi ped işi dedik, okulda kaldık. Sunî tohumlama çalışıyodum. Bi gün hayvan hastanesine plastikçi bi hoca geldi; asistanlarına tavşan bacağında bi operasyon çalıştıracakmış. Uzatmayayım benim de yolum ordan insan hastanesine düştü. İnsan hastanelerinde çalışma hayatı deniz atlarının cinsel hayatı gibi; sistem bütünüyle iş yıkmak üzerine kurulu. Çocuk tarttım, çocuk baktım, koli taşıdım, projektör kablosunu mekbukun doğru yerine sokmak, tıbbi sarfta ihale hazırlamak, bölümlerarası geçişi engellemek için yapılan otomatik kapılardan kartsız personelin geçişini sağlayacak düğmeye basmak, faraday kafesinde kafes dövüşü hakemliği yapmak, mescidin önüne paspas çekmek gibi deneyimlerim oldu… Vip hastaların kaldığı odalar var; hemşiresi küt diye ölmüş, 103 yaşında bi dedenin kanı alınacaktı, ben gittim, hafif de gribim, dede de öldü, kızı(81yaşında) bana saldırırken kalçasını kırdı, karısı(22yaşında) da şikayetçi oldu: Burada 2 ölü 1 yaralı var, Sen kaybol dediler, Besyo’ya gönderdiler. 1 sömestre spor yönetimi bölümünde Taylor okuttum sonra oryantirike geçtim, sonraki yıl alt katta konservatuvar vardı, orda yardımcı piyano III dersi bana geldi. Oradan da iki üst kattaki ilahiyata yollandım. Kelam dersinde vahdetivücud vs panteizm tartışması çıktı. İnsanın aklı hep doktara çalışmasına gider; tam suni tohumlamanın duhul uzvuyla zuhul uzvu uyumundan misal getirmeye çalışıyodum önce sınıfla yaka-paça sonra da kelam ABD başkanıyla tabii sadece paça olduk! Yani ben paça oldum. Derken,…”

Azizim Üstad, sahiden ve hakikaten belagatli muhabbetinizi natamam etmekten haya etmekle birlikte, yüksek müsaadenizle affınızı istirham ederek, mevzuun yardımcı piyano kısmında bir kaç hususu arz etmek, sınaiyi nefise denen nazeninin küfrizülfünde yare dokunan bir onmaz rahneye hazirunun dikkatini celbetmek rica ediyoruz.”

Dua mı ediyosun dayı, sen nerden çıktın ya, siz kimsiniz?”

Efendim bendeniz Anadolu Monşerleri Cemiyetindenim. Bizler taşrada aklıselim-kalbiselim-zevkiselim sahibi olma gayretkeşliğindeki bir avuç edna kuluz.(Tam da burada kibir, Monşerin ağzından tasmasından kurtulmuş öfkeli bir danua gibi fırladı!) Gariban dergiler, kimsesiz imza günleri, tenha konserler, metruk tiyatrolar, boynubükük sergiler, çalışamayan çalıtaylar, toplanamayan toplantılar tabiri caizse; ki caiz, bizden sorulur. Sağda solda melul melul bekleşir, bazı bazı vadi vadi dolaşarak hiç yapamayacağımız şeylerden konuşuruz. Dolar dolar taşamaz, bulanır bulanır akamayız. Biliriz gerçi değiliz elhak kimesnenin umrunda…”

Dayı ne ben bunun farkındayım ne de polis farkında. Yani sen deyinceye kadar. Keşke de farkında olmasaydım. Habire ikiliyosun zaten. Kıran kıran mı girdi resim resim sergilerine, niye buraya buraya geldiniz?”

Müsaade buyurursanız izah edeyim beyefendi, hem sizin de balta girmemiş idrakinizin ilk kez bir meram ile merhabası olur belki.”

(Tulumbacı “sana sövüyo ha” diye sırıttı. “Fark ettim.” dedi.)

Estağfirullah… Evvela maatteessüf yardımcı piyano dersleri hakkında azizim üstadın doğruluğuna itibar etmekle mesul bulunduğumuz beyanından hareketle niçin yıllar yılı şöyle mükellef bir konser dinleyemediğimizin esrar perdesi sıyrılır…”

Haksızlık ediyosunuz ya, gerçekten haksızlık ediyosunuz ama…” diye feryadı bastı uzun saçlı biri.

Hayır efendim müsaade buyurunuz, lütfen, sözümüz kesiliyor, yakışık …”

Ne kesmiycem ya, bak bu kadar klasik müzik emekçisini şeyapıyosun..” dedi kısa saçlarına perma yaptırmış biri de.

Gözlerini devirerek “Siz nesiniz yaa” diyebildi.

Ne değil kim lan insan erkeği!” diye cevap verdi ikincisi:”Biz halkın çellocularıyız, oldu mu.”

Arkadaşlar söz almayan başka manyak varsa alsın, bitirelim anasını satayım? Laciverti çıktı bu işin…”

Abece ne gızirsan daha biz varığ”

Gardaş siz, ne yani?”

Biz; elfs of the tortum!”

Elf’s?”

(Werther=) “Tortum?”

(Tulumbacı=) “Of?”

Bunu çalışdız mi yoksa doğaçlırmısiz?”

Sen misin elf!”

Hoşan getmedimi.” {Bundan geru aksan kasmak isteyen içinden devam edebilir.}

Yok ya, boşboğazlığına sordum. E siz hayırdır?”

Baktık ki bizim ora hep ramazanda oruç yiyenlerin dövülmesiyle gündeme geliyor. Yerelde bir fark oluşturmak için bi kere de faiz yiyenlerin dövülmesi için toplandık… Şimdi yarımız tutuklu yargılanıyoruz, yarımız da kaçtık buraya geldik, sersefil olduk vallaha yav keşke gelmez olaydık zaten…” diye sızlanmaya devam edecekti ki fahri elf; acı bir fren sesi duyuldu. Beyaz arabanın kızaklıya kızaklıya üzerlerine geldiğini fark eden kalabalık insiyaki olarak kaçıştı. Wertherle gözgöze geldiler. Karnaval dikkatle arabanın içine bakıyordu. Maymunlar huysuzlandılar. Fren izlerinden lastik kokusu yayıldı. En ufak bir hareketlilik yoktu. Romatizmalı rayların paslı gövdeleri gıcırdamıyor, kavaklar ıslık çalmıyor, çalılar bile titreşmiyordu. Gergin bir bekleyişi düpedüz çekilmez hale getiren uyuz mu uyuz sesler vardır. Kötü bir ses tonunun kararlı anlatımı, ritmik-metalik bir tıkırtı, uzaktan yahut yakından gelsin bilimum hönkürmeler, motorsiklet mekanikinden sadır olan ani Paatt! çığlığı, kısa aralıklarla ve riskli bir fayın parçalı kırılması gibi çekilen kemikli bir burun, garip çıtırtılar, yersiz bir anons… Hiçbiri yoktu! Güneşin yorgun ışıkları ön cama vurdu. Uykudan yeni uyanmakla asık, çirkin bir surat şöför mahallindeydi. Önce sağ ön kapı açıldı. Yatırılmış ön koltuğun üzerinden kayarcasına iki ve ardından da dört ayak asfaltı çınlattı. Eşek, mahzun çehresiyle etrafa göz gezdirdi. Kalabalık için üzgündü. Şöför kapısı da açılınca, evvela gayet iri bir bacak dar mahâlden kurtulmuş oldu. Sonra da ağır ağır iri, oldukça iri, bir gövde. Maymunlar çılgınlar gibi bağrışmaya başladılar. Ürpermeler, hayretler, çığlıklar birbirini izledi. Kaçmakla kaçmamak arasında her iki kalabalık da kendi ayaklarına dolandılar, daha da paniklediler ve panikledikçe de daha çok bağrıyorlardı. Onlar bağırdıkça da canı zaten korkudan ağzına gelen maymunlar daha fena çığırmaya başladılar. Panik salgını kendi kendi besleyerek büyüyordu.

Mecburen uyanmakla zaten asabi, yeşil, çirkin bir dev (aslında ogre) için hiç de çekilecek gibi değildi. Shrek’in ne yapacağını anlayan Eşek kulaklarını kapadı. Shrek, derin bir nefes aldı, burnunu tuttu, kuaklarıyla kitleleri tedhiş ede ede ünledi. Otorite kavramına yılın dublajı yapılmıştı. 92 Toros’un tüpü bile, o an, ruhsata işli olduğuna şükrediyordu. Werther’in fasülyeleri bile esas duruşlarını göstermişlerdi. Homo sapiens idrarının rayihasının homo sapiens’i uykusundan ayılttığı gibi dev ünlemesi de devin afyonunu patlatmaya yetmişti. Werther’le yine gözgöze geldiler. Shrek kalabalığı hakimden teke bakışıyla iyice süzdü, bir yandan da gerindi… Werther’e; Albatros? dedi, onaylattı… Shrek, Canero’yu gözüne kestirmişti. O da kontaktı anladı, garson çağrılır gibi çağrıldığı cihete uyar adımlarla yaklaştı.

[KAMU SPOTU: Garsonlar da dahil ol.üz. hiç kimseyi tek elle parmak şıklatarak çağırmayalım, çağıranları uyaralım…]

Shrek: Niye yol kapanıyo lan burda!

Canero: (Mute tuşu basılı kalmış vaziyette susar.)

Shrek: Nolunuyo burda?

Canero: (Mavi ekran vermektedir.)

Shrek: Lan niye susulunuyo benim karşımda. Cevap!

Canero: Abi ya, yani şey ki

Shrek: Özetle! Maksimum dört kelime.

Canero: Tamam..; bellum omnium contra omnes*.

Shrek: 5 oldu

Canero: Özür dilerim.

Shrek: S…. git! Hiçbi şey dileyemezsin.

Yayınlandı: 07 Ağustos 2018

Taşra Şarkıları I/I-II-III

Not: Bu üç parçanın yayımı bir şekilde inkıta’a uğramış, toplu olarak şöyledir:

Taşra Şarkıları I/I

Kartal olabilirler, gerçi mesafe çok uzak, çıplak gözle tam seçilemiyor… Daha ufak türdeki alıcı kuşlardan da olabilirler, iki tanesi yan yana olmaktan pek rahatsız değil ya da bu mesafeden yan yana imiş gibi görünüyorlar ama kim bilir aralarında nice mesafe var. Diğer ikisi ayrı ayrı yaylar çizerek süzülüyor ve derin geçen kışın sonuna doğru yerde duran iri beyaz çöp poşetini mükellef bir av zannediyor veya karınca yuvası başında, merakı mucibince hareketsiz duran ufaklığı gözlerine kestiriyor olabilirler. Göz de göz ha… O yuvadan bir karınca çıksa ve o çöp poşetine doğru yürümeye başlasa bizim hesabımızla belki altı ay bir güz geçer. Taradıkları alan oldukça geniş, bu hem iyi hem de kötü bir şey. İyi zira kış çok derin geçti; tilkileri vaşaklar yemiş, vaşakları ,zevkine, avcılar vurmuş, birinci avcının zağarına ikincinin kırması hallenmiş, üçüncüsü ‘ha itine ha sana oğlum’ deyince birincinin dipçiği soluğu müsaderede almış. Böyle zorlu şartlarda herkesin biraz proteine ihtiyacı var; elbette alıcı kuşların da. ‘Alıcı kuşların ömrü az olur, akbaba zararsız yaşar mı yaşar’ derler lakin sen bakma, akbabanın da proteine ihtiyacı var, süt tozuna da… Kötü bir şey zira; şu ufaklığın zayi ettiği bir kaç karıncadan maada kime ne zararı var, yalnızca tabii merakını tatmin ediyor. Böyle uzun seyirler çocuklar için çok iyidir, çamaşır makinesini seyrediyorsa iyi değildir ama, televizyon seyrediyorsa bazen iyi bazen kötüdür, düzeltmeye uğraşırken şöyle en azından etrafının rahat bir saatciği geçsin diye yeleğinin yeni tersine çevrilerek kendisine verilmiş alzaymırlı bir ihtiyarın kırılgan azminin tam aksine küçüklerde dikkat temrinleri körpe dimağlarını bileyip azimlerini kuvvetlendirir, bir kaç yaş daha büyüyünce yuvanın ağzını kapayacak, birkaç yaş daha da büyüsün yuvayı umursamayacak bile, otuzuna gelince birden hatırlayacak, merakı tekrar tahrik olacak bu kez içine sıvılaştırılmış alüminyum dökecek belki. Ama şimdilik kimseye bir zararı yok, birkaç karınca ufak spor ayakkabılarının tabanına yapıştı o kadar.

Şero Dağının eteklerinde kartalların hızlı gölgelerinin kolaçan ettiği uzun yolun ve ona komşu atıl rayların arasında, kavakların ıslıklarıyla göğeren çalıların biti böceği arasında, ikindiyle akşam arasında, umutla burukluk arasında, ne idüğü belirsiz hışırtılarla kestane, siyah, fındıkî ışıltıların alalanmış parlaklığı arasında, pek çok hayatın yine pek çoğuyla kesiştiği o bir yerlerin hava kabarcığı gibi boşluklu kalmış arastasında; yolun kestirilmez sonuna, rayların iptidasız başına baktı. Yakındaki ufak tarlalara uzayan kavaklığın içindeki sarıltıyı farketti. Elbette ki, uygun düşen onun bir karaltı olmasaydı. Hele gömlekteki fırfırlarla biraz zor diye geçirdi içinden. Garip bir mintan; belki çaresizlikten. Şöyle adamakıllı gömlek alacak bir yer zaten kalmadı. Köşedeki, habire el değiştirip duran yerin yanındaki dükkanın yanındaki dükkanda gömlek diken bir usta var; hatta bir kaç örneği kaldırımdaki askılığa diziyor. Yine de hepsi masa örtüsü gibi şeyler. Ama farzımuhal masa olsak ne denli zevkli bir iş olurdu kim bilir… İnsanın hayatta, artık, daha ziyade yeniyetmelere göre yerlerden giyinecek kadar genç olmadığını, bununla birlikte centilmenlere mahsus yerlerden giyinecek derecede varsıl da olmadığını fark ettiği bir an vardır. Ufka doğru, güneşi arkasına alıp, yürümek yürümek sonra biraz daha yürümek ister. Ve yürür. Sonra? Sonrası, işte bimden yoğurt alıp eve döner. Hepsi bu kadar. Herkes bilir ki; bimin yoğurdu iyi olur. Sarıltı, nereden geldiği belli olmayan fasülyeleri, nereye gidecekleri de belli olmadığı hâlde, ayıklamakla meşgûldü. Yaklaştı, Werther dedi:” İnsanlar, bazen, evvelce konuşma bittikten sonra telefonu öperlerdi diye sonrasında, hem de ortada bir konuşma yokken, yine cep telefonlarını öperler… O tiplerden ne farkın var!?” Werther hafifçe doğruldu:” Bu fasülyeler tür tür olur; şeker, horoz, dermason, sahte dermason, barbunya…gibi. Misal bu bomba fasülye; galiba aslında Bombay fasülyesi olacak ama kameriyenin kamelya oluşundaki azizlik burada da başa gelmiş. Bir de Ayşe Kadın var. Duyduğuma göre bir Ayşe Fitnat Hanım var bir de Şaire Fitnat Hanım. Fakat bu üç kadının hiçbiri diğer ikisinden herhangi biri ile aynı kişi olmasa gerek. Sence?”

Dermasonu mermasonu boşver de bunlardan piyaz olur mu?”

Olmaz.”

Niye olmasın?”

Belki de hiçbir cep telefonu seni öpmediği içindir… umarsızca”

Umar ne lan! Nerden buluyonuz bu lafları. Şimdi, o bu değil de, gelen giden var mı hiç?”

Taşra Şarkıları I/II

Gergin bir bekleyişi düpedüz çekilmez hale getiren uyuz mu uyuz sesler vardır. Kötü bir ses tonunun kararlı anlatımı, ritmik-metalik bir tıkırtı, uzaktan yahut yakından gelsin bilimum hönkürmeler, motorsiklet mekaniğinden sadır olan ani Paatt! çığlığı, kısa aralıklarla ve riskli bir fayın parçalı kırılması gibi çekilen kemikli bir burun, garip çıtırtılar, yersiz bir anons: ‘Merhum Ramazan Gürdal’ın karısı; Hıdır, Cesim ve Kazım Gürdal’ın anneleri; Gökçek Samsa’nın kayınvalidesi Yaşare Gürdal vefat etmiştir. Cenazesi öğlen namazına müteakip Etnografya Camiinden kaldırılarak Yukarıçomarsızlar Mezarlığına defnedilecektir. Duyurulur.’ Tamam; Cenab-ı Rabbülalemin gani gani rahmet eylesin, mekanı pürnur olsun, kimsenin bir itirazı yok. Ölüm bir şart değil, vadedir. Hepimiz ölümü tadacağız. Fakat o an, hepimiz bu acı haberi duymaya hazır olmayabiliriz. -Zor haber(i) vermek- başlı başına bir iştir, hem belediye bizlerle daima tek yanlı bir iletişim kurma hakkına nereden sahip olur? Şu uzayıp giden yolda ne bir hızkes, ne bir başka işaret ve işaretçi… Ama hissiz bir kadın vokalle canı ne zaman isterse ben buradayım diyebilen bir belediye el’an mutlaka mevcuttur.

Artık bir cevap bekler vaziyette diskurunun sonuna yaklaşan Werther, neredeyse tamamını kendisinin de dinlemediği uzunca bir konuşmayı şöyle bitirdi:” Yani (onun) geleceğine dair hiç bir emare yahut kanıt yok. Hem gelse bile seninle bir işi olabileceğine de ihtimal verilemez. Sen de biliyorsun ki, eğer götürüyorlarsa bile, senin gibileri değil. Kusura bakma, ya da bak, sen bu uygunsuz klasmanın içinde yer almanı kafi kılacak derekede uğursuz vasıflara bile sahip değilsin. Bu toplum için bir şal kadar bile risk ifade etmiyorsun; kaldı ki bir şalcı kadar dahi yanlış zamanda ve yanlış yerde olmayı denk getirmen pek makul görünmüyor. İyi bir tesadüfe kendini isabet ettiremeyeceğin gibi kötü bir tesadüfün de sana isabet etmesinin mevcut şartlarda hiçbir haklı gerekçesi yok. Haydi fazla bekleme de ‘şal’ın kırışmasın…

Bu herifin ne şallı ne de ebru olmasına imkan ve ihtimal yoktu. Fakat imalı kısımdaki yersiz seksisizm; ki yerlisi nasıl olur bu bir bahs-i diğerdir, hariç olmak üzere tespitler(i) televizyon yorumcularının konuya mahsus her şeyi bilir ve hatta o an başka da bir şey bilmesi gerekmez kesinliği gibi ölçülü ve akla yatkındı. Bu çokbilmişliğe mahsus ikna edicilik harika bir şeydir. İnsan öyle zanneder ki; eldeki veriler bir mevhibe olarak bu eşhasın mübarek ve muazzez dimağlarının avcunda zuhur etmiş, -haşa- hammış, pişmiş ve tenezzülen bir kereliğine olmuştur. Fakat kalan kısımlarda haklılık payı yeteri kadar vardı filhakika, yani öyle görünüyordu, zaten bir şey öyle görünüyorsa öyledir. Değil midir? Bu da bir bahs-i diğer… Bir fakat daha; albatros, hem de şu vakitler şu yoldan gelecek ve Onu götürecekti ha! Niçin? Ne gerekçeyle? Albatros halk otobüsü müydü, her isteyeni götürüyor olabilir miydi, otostopa müsait miydi..? Her çizdim oynamıyorum diyeni, ben yokum benden bu kadar diyeni ‘haydi gel benimle ol’ nakaratını teybinde öttürerek mi karşılayacaktı albatros? Misyonu bu olabilir miydi… Yöntem olmadıktan sonra; varılmayacak sonuç yoktur. Pekiyi yöntem nedir? Meçhulleri malumlardan istihraç edebilmeye yarayansa yöntem; deneme-yanılmamızdaki yanılmaların hiçbiri anlamsız yanılgılar olmayacaktır. Çünkü işbu minvalde ‘yanılma yanılma büyüyen bir zafeer vardır!'{Tamam; çok kötüydü.} Kaz gelecek yerden şuurlu olarak tavuk esirgemedik evet hepsi bu kadar. Yanılma manyağı olmuş kişilerin ortak özelliği deneme şuurlarındaki bulanıklık olup doğru kararları verebilme yetileri bazen geri döndürülmez derecede hasara uğrar. “Bütün yollar eşit değerde gidilebilir olduğunda, kaybolmuşsunuz demektir.” Hal böyleyken ; her şey mümkün: “Bütün insanlar kardeştir, gölgen de senin.” Ve bir albatros herkesi götürebilir-di, tabii Onu da… En azından böyle umuyordu.

Ne idüğü belirsiz hışırtılar, halde bir duyanları olmasa da gürleşti; siyah, konur, kestane ışıltılar daha parlak ve fakat daha kamufleydi. “Albatros’u hiç görmedin” dedi Werther, “hakkında hiçbir fikrin yok.” Hakkında hiç bir fikrimin olmamasından daha kötüsü diye düşündü demiryolundan kalkan toz bulutuna baktıkça. Kanun-u Murphy ediyor hükmünü icra fehvasınca bu toz bulutu hayra alamet değildi: “Bir işin birkaç biçimde ters gitme ihtimali varsa, daima en kötü netice doğacak biçimde sarpa saracaktır.” Evet daha kötüsü dedi karnavala yakalanmamız. Werther karnavalın kendisine yakalanılan bir şey olmasından işkillene dursun şu birlikte yakalanma fikri başlı başına hoşuna gitmedi. Gerçi bir karnaval için enikonu kostümü müsaitti. Her haliyle sırıtıyordu zaten ve karnaval da bizatihi sırıtan bir şey olmakla maruftu. Yine de birliktelik kısmı garip geliyordu. “Ne işim olur senin albatrosunla, karnavalınla, santimantal sancılarınla ulan dürzü!” diyesiydi ki gerek kılığını gerekse de Avrupa’nın meşhur romantiklerinden olduğunu hatırlayınca kendiyle çelişmek ağrına gitti. La rahate fiddünyaydı işte: insan şu dünyada dingin kafayla bir fasulye bile ayıklayamıyordu. Demeye kalmadan karnaval kafilesinin ilk öncüleri raylar üzerinde sökün ettiler. Vuvuzeladan zılgıtlara, kahkahalardan sinir krizlerinin çığlıklarına, sonu gelmez kikirdemelerden deve bozlaması gibi obua seslerine türlü gürültülerle ilerleyen amansız bir kadın yürüşüydü bu. Fena öfkeli&fena neşeliydiler. Haka dansı yapan da vardı hora tepen de; elle yahut ayakla yapılabilen her nevi hareket teşhis edilebiliyordu; bağıranlar, çağıranlar, gülenler, selfizenler, hatta semazenler bile vardı. Bir kısmı raylar üzerinde sema ederek ilerliyor, bir başka bölük de bu taifeye -roman safa, cana şifa, ruha gıdadır/tahrir eyle ey muharrir anla nidadır- diye eşlik ediyordu. En öndekiler sema edenler gibi ayakta durarak değil yatar vaziyette yuvarlanarak kendi etraflarına yuvarlandıklarından, arkadakiler de onları -teşbihte hata olmaz; kütük gibi- yuvarlamakla vakit kaybettiklerinden bu kutsuz yürüyüş ağır ama daha heybetli ilerliyordu. Korktuğu başına gelmişti; yağmura, doluya değil işte bu karnavala tutulmuştu. Belki, eğer öyle bir şey varsa, karnaval mahkemesine bile çıkarırlardı kendisini, hatta Werther’i ve fasülyelerini bile. Werther hayretten muhakemesini çalıştıramıyordu ama kendi durumu daha beterdi. Nerden ikna olmuşlarsa olmuşlardı işte: dünyayı roman okuyan kadınlar kurtaracaktı. Ne var ki okuyorlar, okuyorlar yine de bu kavanoz dipli abanoz göklü dünya bir türlü kurtulmuyor; olmaz ya, handiyse sırf adiliğine, puştluğuna böyle davranıyordu! Bazen tam kurtulacak gibi oluyor, izmaritler yerlere atılmıyor, harbe karşı sulh rüzgarları yelkenleri dolduruyor, parlak bir tedavi icadolunuyor, şehir parklarında öbek öbek kelebekler uçuşuyordu. Lakin bir türlü arkası gelmiyor, getirilemiyordu. Katiller, sapıklar, mikroplar, çevreyi kirletenler boş durmuyor, şenaat ve denaatleriyle cihanı tarumar ediyorlardı. Hülasa fark etmese de Werther’in aslında işi yaş, hali hazırda ise şaşkınlıktan alı al, moru mordu.

Albatros’u beklerken kafasında eh işte birkaç şey kurmuş fakat kısa sürede yıkılıp gidecek olmalarından ayrı bir zevk duymuştu. Şero Dağında ne zihne ne de zihnindeki bir yığın moloza ihtiyaç duymayacaktı. Ama bu beklenmedik karnavalla karşı karşıya kalmak, belirgin biçimde bozulan yürüyüş düzeninden anladığınca eni konu sarılmak, bir de olur mu olur uluorta muaheze edilmek pek can sıkıcıydı. Beklenen gelmediğinde her şey üst üste gelir yada öyleymiş gibi gelir ama hepsi aynı kapıya çıkar. Murphy’nin söyleyecek bir sözü daha vardı. Yüksek çalılarda, ağaçların yapraktan fakir tepelerinde, rayların zeminden yükseldiği tesviyesizliklerde bile kendilerine pekala yer tutmuş, tüm bu curcuna bidayetinde hiç fark edilmemiş bir yığın maymun, kestaneden siyaha meraklı gözleriyle tüm acayipliklere dikkat kesilmiş ve çoktan anlaşmalı çeteciklerine, edildikleri terbiye gereği haber vermişlerdi. Şero Dağının etekleri tekin değildi. Karnavalın vuvuzelalarından, alayişli nümayişlerinden yararlanan birilerinin çoktan karayoluyla aralarına girdiğinden, rayları da ileriden kestiklerinin ayırdına varmak güçtü ve geç oldu. İşler, hem de birkaç biçimde birden ters gidiyordu…

Taşra Şarkıları I/III

Gırtlağına tam da T kısmından dayanmış plastik cetvele, cetveli tutan bodur parmaklı ele ve sonunda da yan yan, iki kızarmış kulakla beliren çehreye şöyle bir baktı. Böyle uyduruk bir rehin alma biçiminin garabeti yetmiyormuş gibi sökün eden diğerlerinin halinde-tavrında da bir tuhaflık sezdi. Karnaval sesleri gitgide azalıyor, onlar da bu kadar adamın aniden ortaya çıkmasına belli ki şaşırıyordu. Bu ilk şoku, hatta sanki-şoku, atlattıktan sonra, “-Ee” der gibi kollarını iki yana açıp durdu. Kendilerine mahsus bir tarzları veya vermek istedikleri bir mesaj mı vardı acaba? Her neyse, vardıysa bile çabuklaştırmak namına T cetvelini tutup kırdı; artık sadece cetveldi ama kırılan yerde bir sivrilik peyda olmuştu. Bu haliyle en azından delici olabilirdi. Fark eden biri arkadan ‘ bi kaza çıkmasın’ diye uyarınca, beriki, ta yolun diğer tarafına kadar gereci savurdu. Bu esnada bir başka grup Werther’in etrafını sarmıştı. Ortaya alınmış Werther gruptakilerle nazikçe tokalaşıyor, aklında tutmak için bazılarının isimlerini tekrar ediyordu. En sonunda, yine unutacak olmasına rağmen, her birini parmağıyla hafifçe işaret ede ede aklındaki isimleri sıradan tekrar edip zımnen onaylattı. Rayları kapatanlarda da tahrip eder bir vaziyet yoktu, sadece grup halinde üzerinde duruyorlardı. Sessizliği yine kendisi bozdu: “Siz ne ayaksınız?”

Eşkiyayız” diye gürledi hep bir ağızdan cetvel ehli. “Ya diğerleri?” dedi. “Onlar da” diye mukabele etti kızıl kulak. “Ben Canero; bu çetenin primus interpares reisiyim.” Hafife alınagelen hakikatler cümlesinden olmak üzere üç tarafı denizlerle, dört tarafı düşmanlarla çevrili aziz vatanımızda yeni bir riyaset türünün tekevvünü mutlu bir gelişmeydi gelişme olmasına ama tam da şimdi ve burada mıydı yani!? “Hepiniz tek bir çete misiniz?” diye sordu Canero’ya. “Hayır” dedi; diğer öbeklerin birinden “Burada çeteler plüralisttir.” dendiği işitildi; bir başkası daha uzaktan “Evet, eşyönsüzüz.” diye tamamladı. “Hayır, sadece eşgüdümsüzüz.” diye düzeltti bir başkası ve çetesinin dönemsözcüsü olarak kendini tanıttı. Eşyönsüzlükte müddei olanı, kimsenin yöneylemsizliğinden sorumlu tutulamayacaklarını ileri sürerek ısrarcı oldu. o; zaten yöneylem planına lüzum bulunmadığını açıklamaya girişti. Lakırdı uzuyordu, Werther’in keyfine diyecek yoktu; şark haramileriyle egzotik bir deneyim yaşıyordu, eh işte nesi fenaydı sanki… “Lan yani şimdi siz terörist misiniz?” diye çıkıştı yüksek sesle. Öbek öbek hayal kırıklıkları yükseldi gökyüzüne. Yuhh’larla başlayıp ne alakası varlarla devam eden ve karnavalı gözeterek kısık sesli sinkaflarla hitama eren bir uğultu dolaştı çevreyi. Anladı ki cevap vermeye tenezzül etmiş olmak istemiyorlar fakat homurdanmadan da edemiyorlardı. “Niye dağa çıktınız o zaman?” diye huruç etti. “Afedersiniz ama burası mücavir alan!” dedi birisi. Karnaval ağır ağır üzerlerine gelmeye başlamıştı. Yola doğru cümleten seğirttiler, maymunlar bile daha sinik ve hepten sessizlerdi, her nasılsa oldukça utangaç hayvanlardı; ön üyeleriyle gözlerini kapatıyorlar, bir ara bakıp sonra hemen eski hâllerine dönüyorlardı.Karnavalda da bu beklenmedik vaziyete mütedair fısıldışmalar başlamıştı. Çetelerse el’an birbirlerine yaklaşmış, daha da sıklaşmış, bayağı bayağı konuşmaya girişip münazaracı bir bilgi cemaati olmaya başlamışlardı. Birileri dağa çıkma zannına çoktan gönül koymuş, başkaları bu özensiz varsayımın altındaki nedenleri tahlile başlamıştı. “Canero!” diye seslenip çete reisinin dikkatini tekrar üzerinde topladı:

Ya Canero diye Eşkıya mı olur be; Caner mi senin adın?”

Caner.”

o ne peki?”

PR üzerine fazla çalışamadık.”

Haa, ne çalışıyosunuz ki yani siz burda?”

Çalışamıyoruz işte sorun orda zaten! Bu yüzden çete olduk.”

Nasıl bi çete?”

Biz işlemeyen referanslar çetesiyiz. Ömrühayatımız onun bunun yanına gitmekle geçti. Sen bürokrat kapısında okuya üfleye bir kabul beklemek, şu adam beni bari az taciz etse de kurtulsak demek nedir bilir misin? Bilmezsin! Bak şu Mehmetemino, bu adam var ya..”

Şu emino memino bırakın bunları ya”

Neyse… Bu adam genel müdürlük koridorlarında zikir ve tehlil ile insanıkamil mertebesine ulaştı. Ama Bir referans olmadılar bu çocuğa.”

Niye?”

Ne biliyim yav; ben daha doğmamıştım diyor, teyzesi doksan iki senesinde halkların b.kunda ezilenlerin boncuğunu arayanlar sendikasına mı ne üye olmuş. Piyango buna patlamış işte.”

Sen niye referans bulamadın?”

Benim otel kaydım çıkdı.”

Tamam ama seni o otele zorla mı soktular…”

Zorla soktular tabi kemik hastanesinde yatak vardı da ben nataşa baskınını mı seçtim!”

Sonra?”

Uzatmayayım, kıytırık sağdan soldan bi şeyler bulduk ama nafile; simya formülleri gibi bizim referanslar da bi türlü işlemedi… Ezik-büzük olduk çıktık, çolak kaldık mânen. Ne kendimize saygımız kaldı ne yapacağımız işe sevgimiz; son hamle enerjimizle buraya geldik.”

Ya diğerleri?”

 

Yayınlandı: 07 Ağustos 2018

HOCA

Hepimizce malum olan derneklerin, malum ortamlarında tanıdım O’nu. Akademisyen, bürokrat tebanın çevresinde bilmem kaçıncı kez devlet kuran dernek başkanının, büyük lafları arasında, kibirli bakışların uzağında; çay ocağının bir köşesinde gördüm. O gün, ”kimsin sen?” sorusunu, onlarca kişinin arasında sorabilecek tek kişiymiş gibi geldi bana. Arkadaşlığımız, dostluğumuz, hoca-öğrenci ilişkimiz o soğuk binanın daha da soğuk ortamındaki sıcak bir tebessüm ve demli bir çay ile başladı.
Orta halli bir Anadolu kentinin, orta halli bir hocasıydı. Üniversitede okutmandı. Hem o üç dört harf ile kısaltılan ünvanlardan uzak, hem de bir bakıma akedemisyendi.
Hiç vatan kurtardığını görmedim, hep öğrencilerini kurtarır; bir de Kerkük’ü, Doğu Türkistan’ı. Bürodan bozma, öğrencilerini topladığı, bolca tavla oynadığı ve her daim çay demlediği 20 metrekarelik odada, Al Bayrak, Gök Bayrak ve Türkmeneli Bayrağı hep duvarda asılıydı. Bu odada bu üç şey haricinde mütemadiyen her şey değişirdi.
Günün birinde kapıyı çaldığınızda, hiç tanımadığınız biri açar kapıyı, hocayı sorarsınız. ”Gelir birazdan” der, içeri buyur eder. Duvardaki kimi yarım, kimi tamam resimlere, boyanmış toprak tabaklara anlam veremezsiniz. Bayrakları görünce rahatlar ama şaşkın halinizi üzerinize atamazsınız. Sonra hoca gelir, heyecanlı heyecanlı anlatır. Hafta sonu öğrencisini ziyarete komşu şehire gitmiş, bu gençle tanışmış. Çok güzel resim çiziyormuş, hele o toprak tabaklar üstüne bir çini işliyormuş ki… Elinden tutmalıymış, çocuk garibanmış, kimsesizmiş… İtiraz etmenize izin vermez, o an gözlerinin içi vatan olur. Eğer becerebilir de görebilirseniz, ne ırmaklar akar, ne dağlar yükselir o gözlerde.
Bir gün kapıyı çalarsınız duvarda sadece bayraklar vardır. ”Hocam noldu resimler?” susar kötü bir şey söylemez. Biz biliriz ama ya iyi bir iş bulmuş çekip gitmiştir, ya da… Hocamızın edebindendir susalım. Hafta da bir uğramak adetimdir. Çay içer, tavla oynar, nefeslenir idim.
Kabak kemane sesi ile açılmışlığı da vardır o kapının. Hoca sus işareti yaptı, geçtim köşeye oturdum. O kadar ahenkle dinliyordu ki, çayı karıştırmaya hicap ettim. Duvarlarda saz, ney, kanun bir de bayraklar. Gözleri gene vatan olmuş hocanın. Bu genç de güzel sanatları yeni bitirmiş, evlenecekmiş, iş lazımmış. Burada özel ders verecekmiş, arkadaşları da varmış .Müzik önemliymiş, kültürün temeli imiş. Hocanın gözleri ırmaklar, dağlar, bozkırlar… Allah var üç, dört ay iyi müzik dinledik. Bir gün o genç de gitti, sormadım. Gene hoca, ben ve bayraklar kaldık.
Hocanın öğrencisi isen her an hazır olacaksın. Mesela gecenin on ikisinde karısının beğenmeyip değiştirdiği acer koltuk takımlarını atmaya kıyamayan dava adamı bir abimizin, koltuk takımlarını garibanın birinin evine taşıma işi olabilir. Ya da sabahın yedisinde Kerkük’ten gelen Türkmenler’e kurban keserken, kurbanın bacağından tutarken bulabilirsin kendini.
Rektörlük binasına giderken bahçıvan veya rektör ile sarılışı arasında fark göremezdiniz. İnsanları iyi ve kötü diye ayırırdı sadece.
Allah var ben hiç yorulduğunu görmedim hocanın. Kaç edebiyatçı, kaç doktor, kaç neyzen, kaç mimar geçti o odadan. Ne hayaller canlandı o gözlerde.
Gün geldi mezun olduk her öğrencisi gibi. Ne zaman umudumu yitirirsem, bayrak arar gözlerim. Sonra gözlerini hatırlarım hocamın, ırmakları, dağları, bozkırları…

Yayınlandı: 23 Temmuz 2018

Şarapneller-IX ya da Başlanılamayan Hikayeler Adına

Penceresinin önündeki çam ağacının dallarının arasından ay ışığını seyrediyordu. Çok uzaklardan gelen zayıf siren sesi, odasına belli belirsiz giriyordu ama düşüncelerinden kopmak için ihtiyaç duyduğu dikkat dağınıklığının tecessüm etmesine kâfi değildi. Yazmak ona şifa veriyordu. Fakat yazmak onu eritecek derecede yoruyordu da. Siren sesleri kesildi. Kendisini her şeyiyle bıraktı.

“Bir hikâye yazmalıydım” diyordu

“Göğün, ince ince döküp de yüksek sıradağların kuytularında değdirdiği yerde bembeyaz biriken karların hikâyesi.

Esasında daha çok yılın dört mevsimi, dört mevsimin on iki ayı, on iki ayın her günü doğup da o kuytularda biriken kara, ışığını ve ısısını ulaştıramayan güneşin de hikâyesi.

Kışın bembeyaz ekilen karın, pınara su olarak yürüdüğü baharın hikâyesi aynı zamanda.

Bahar yağmuru sonrası yaylaya mantar toplamaya çıkan ve zirvedeki bembeyaz karı, usandığı kıştan dolayı umursamadan ezen köylünün.

Yaz sıcağında kurumuş pınarın başında, susuz kalan dudaklarına çare ararken, güneşin giremediği o kuytuya girip de güneşin değemediği birikmiş karı, bir kovaya doldurup söğüdün gölgesinde katık ettiği pekmezin hikâyesi.

Bütün bu hikâyeleri başlatabileceğim bir yer var. Kar yağmadan önce kuru ayazın yumuşaması mesela. Bu biraz da ölmeden evvel gelen canlılığa benzer hep zihnimde. Ya da pınara dağın altından su olarak yürümeden evvel karın erirken çıkardığı ses. Hiç ses çıkarmadan eriseydi karlar, baharda hıçkıra hıçkıra akmazdı sular. Sonra soğukta patlayan güneş enerjisinin, günlerce evinde mahsur kalışının ya da zatürre olup sabaha kadar böğüre böğüre öksürmesinin bıraktığı lekelerle yaylaya çıkan köylünün hıncından başlanabilirdi. Hiç olmadı, yazın batan güneşin söğüdün yapraklarını pırıl pırıl edişinden başlardım.

Bütün bu hikâyelerin bir başlangıcı var. Belki esas olan yerin öncesinden başlar, belki de sonrasından ama en nihayetinde başlar bütün hikâyeler bir yerden. Ömrünce zihninde suret ve siret biriktiren insan, kendi hikâyesine nereden başlar. Doğum değil, ölüm belki. Çünkü çoğu hikâyenin ana karakteridir ölümün bıraktığı boşluk. Varlıkla tekâmül eden karakter olduğu gibi, bir yokluk üzerine inşa edilen karakter de vardı. İnsan bilir aslında, varlığıyla veya yokluğuyla, kendini neyin kısalttığını ya da uzattığını.

Benim hikâyemin bir başlangıç noktası var mıydı peki. Bulamıyorum. “Hüsn-i sûret kâbiliyyet-i sîrete alâmettir” demiş diyen. Yüzüme baktım bir hikâyeye girizgâh bulabilmek için. Kaldırım kenarında bir ceset olarak kalışım geldi aklıma. Yüzüm, yüzümde bir lekeydi o an. Yağmur dövdükçe dövdü yanağımı. Yüzümü, yüzümden döküldü zannetmiştim. Duruyor yerinde. Ne acı, insanın yağmurla yüzünün yıkandığını bilmeyişi.

Evet, benim hikâyemin bir başlangıç noktası var mıydı peki. Bulamıyorum. Ama bir bitişi var. Ya da bitiş şekli. Bunu biliyorum.  İnsan kendi hikâyesinin ne şekilde biteceğini hep yanında taşır çünkü. Belki ümit, belki umut, tedirginlik, korku ya da sıkıntı. Çünkü hayat, şaşırtıcı sonla biten bir film değil. “Nasıl böyle biter bu film” dediğinizde, sizi alıp filmin ortasında küçük bir detay olarak gösterilen, bir an, olay ya da herhangi bir şeyi barındıran sahneye geri götürmek diye bir şey de yok hayatta. Kime ya da neye güldüysen, sövdüysen, karşı durduysan, kızdıysan, muhabbet beslediysen onu taşıyorsun yanında. Neyi savunduysan o geliyor hep seninle. Önünde bir yol ya da ayağında bir ip olarak. Neyin sevincini yaşadıysan ya da neyin ıstırabını, hep onlar işte senin yüzün. İnsan, beynindeki urun da kalbindeki nurun da nasıl oluştuğunu içten içe hep bilir çünkü.”

Odayı dolduran gecenin serinliğiyle üşüdüğünü fark etti. Pencereyi kapattı ve yazmaya başladı.

Kendi hikâyesine başlangıç olarak hikâyenin sonunu seçti.

“Beynimdeki bu urla değil, kalbimde bir mermi çekirdeğiyle ölmeliydim ben.”

İnsan kendi hikâyesinin ne şekilde biteceğini hep bilir çünkü.

Yayınlandı: 24 Aralık 2017

Bir Uykudan Diğer Bir Uykuya Uyandım

Güneşi batırmak için uyandım bugün de
Düşündüklerim çok önce konuşulmuş;
Acılarım başkalarının acısı, yüreğimde bir ağırlık.
Mürekkep tükenmiş, tütün de kurumuş,
Sefasını sürdüğüm derdimi gömmeye niyetliyim
Üstüne biraz kireç döktük, herkesin eline sağlık.

Öylece sevmek koca bir tembellik
Ve öylece duruyor yüksek rafların birinde.
Ulaşmak ne mümkün!
Kavrayamadan kırılacak, üzerimize bulaşacak.
Her şeye rağmen değmez mi denemeye?
Her şeye rağmen başaramayacağız.
Bu oyunun içinde hileye yer yok, nafile!

Umudunu yitirmiş, harcanmış tüketmeden
Kim bulmuş da rahat uyumuş?
Çilesi çıkmış işin, çivi tutmuyor artık,
Acısı sinmiş, ciğeri mahvolmuş.
Yüreğimi ekmek fırınlarına, soba bacalarına
Üzerine çarşaflar, topraklar…
Ulu ağaçları da kestiler, uçuruma yuvarladılar.

Verilmiş rollerini oynuyorlar, düzmece
Farkında olduğum için iki kat suçluyum belki de.
Gözleri bağlanmış, şehirleri yağmalanmış,
Köprüleri atılmış, ruhları satın alınmış
Saygıda kusur etmek ne demek!
Onların kızgınlıkları birbirlerine
Bunlar yaşamaya çalışmış, galiba yanlış anlaşılmış.

Babil kulesindeyim, dillerin karıştığı o dönem
Şimdikine çok benziyor, çünkü kimse birbirini anlamıyor
Kendi cezasını ellerinde taşıyanı da gördüm
Gafletle haykırıyorlar ama çok pişman olacaklar.
Sorarım sana Gılgamış, ölümsüzler neden talim yapar?
Ölümlü olabilmek için elbette ve gayretle.
Kaf Dağı sonunda göründü, tüm cevaplar buradadır
Gördük, bildik ama neden ikisi aynı şey değil?
Ateşi çaldık ve ihtiyacı olanlara bıraktık,
Prometheus söyle, şimdi biz hırsızlık mı yaptık?

Ve uyandım…
Güneşi batırmak için uyandım
Tembellik edip sevmek,
Umudunu kaybetmişlere ateşi teslim etmek için,
En çokta, düşlediğim rüyayı görmek için uyandım.
Bir uykudan diğer bir uykuya uyandım.

Yayınlandı: 03 Kasım 2017

BİR KERE

Chopin-Waltzes-No.3-in-A-Minor-Op.34.

Bir kere kirlendi bakir düşümüz, ”bilmek” adında bir fahişeyle,
Bir kere düştü vicdanımıza hani şu ”merak” dedikleri
Ve bir daha gelsek dünyaya, daha önce ölürdük bir öncekine evvel,
Bilmelisin şefkati, safi aşktır sebebi; üzülmelisin cahil ve tembel!

Bir kere düştü gözyaşımız dipsiz bir kuyuya,
Dipsiz bir kuyuya düştü ve zehirledi sarnıcından su içen bilgeleri.
Bilenler mutsuzluktan kıvrandı, bilmeyenler için mutluluk bir zandı.
Bu dilemma bizler için iyi bir talim; şimdi hepimizi bir korku sardı.

Bir kere yanıldık; alicenap sandık, meftun olduk haset kösteğe,
Bir kere düştük yollara, azığımız da bitti, çok uğraştık görmeye.
Onca ter döküldü, ıslandık, avuç içi kadar muvaffakıyet!
Elimizde ürperen cılız bir kandil, ramak kaldı sönmeye.

Bir kere sevdaya meyyal olduk, sevdik, sevildik korkarak
Sonra aklımıza aşık olduk, mahkum düştük; bizi baş başa gördüler.
Asıl cevher gönüldeymiş, zihinimiz boş bir levhaymış meğer
Toprağımız çamur oldu, balçık oldu, bizi öldüğümüz yere gömdüler.

Yayınlandı: 17 Ağustos 2017

Şarapneller-VIII*

*Esasında bir yazıdan başka yazıya

Ben aslında “olur da bir öykü yazma haddini kendimde bulursam senin öykünü yazmak isterim” diye söz verdiğim adamın öyküsüne niyet edecektim. Sonra ona “senin hayatında ne varsa onları tek tek imbikten geçirip bir kısmını çocukluğumu koyup kaldırdığım kutuya koydum. Diğer kısmını da gençliğimi koyuyor olduğum kutuya koyuyorum. Ve daha pek çok kutu var sana dair pek çok şey koyacağım. Ama bunları sana anlatamam. Sen de ben de ağlarız. Ve o öyküde, neden her bayram öncesi o mezarlığa gidip, isimsiz taşlara Fatiha okuduğumu da yazacağım.” diyemedim. Çünkü deseydim, o da ben de ağlardık.

İnsan diyemediklerinden müteşekkil. Kendimden biliyorum, zaten insanın, insana dair iyi-kötü bütün bildikleri kendindendir. Şu yaşıma kadar en çok kendimle konuştuğumu gördüm. Ve insanın diyemedikleri kendisiyle konuştuklarıdır. Otopside keşke insanın diyemedikleri de çıksa, hayatın belli anlarında geride kalanlara yazılmış birer mektup mahiyetinde. Ama çıkmaz. Çünkü kimse diyememekten ölmez. Kendimden biliyorum.

“-Amdaaa!

-Efendim amcam.

-Buuda balina var mı?

-Burada balina yok amcam

-Nerde balinalar amda, onların gözleri kocaman beyaz, ben balinaları çok seviyom.

-Uzakta amcam

-Amdaaa uzağa gidelim o zamaaan.

-Gidemeyiz amcam.

-Nedeeen”

Çocuklara bir şekilde iyi kötü her şeyin tarifi yapılıyor. Ama uzağın tarifi yapılamıyor. Esasında uzağın tarifini insan kendine dahi yapamıyor. Uzak, ulaşılması güç değil, ulaşılması imkânsız bir şeydi zihnimde. Çünkü babamın şehir dışında görevde olduğu bir zamanda, gece yarısı “ben babamı özledim” diye ağladığım o vakitte, “baban uzakta oğlum” diye babamı istediğim o anı, ulaşılması imkânsız bir an olarak tarif ederken de uzağı kullanmıştı annem. Bütün çocukların “kutsal öğreticisi” annesidir.

Biri; “sana esaslı bir sır vereceğim demişti” bir keresinde. “Bir gün aynaya baktığımda yüzümde siyah nokta var zannettim. Elimi üzerinde gezdirdiğimde, aslında onun siyah bir ben olduğunun farkına vardım. Yüzümü unutmuşum meğer.” O an bunun nasıl bir sır hükmünde olduğunu anlayamamıştım. Hepimiz o kadar şehir gördük, o kadar yol yürüdük. Karşılaştığımız binlerce yabancı yüzü yoğuran şey, onların içlerinde taşıdıkları mutlu anlar, kırgınlıklar, hasretler, heyecanlardı. Ve herkes, yüzündeki hangi çizgide hangi anısının gömülü olduğunu bilirdi. Ama bir insana, kendi yüzünü unutturacak şekilde yüzüne baktırtmayan neydi? Göğsündeki hırıltı, yere düşen cam sürahinin kırılması gibi saçıldı ortalığa. “Tekrar kendime nasıl döneceğimi bilmiyorum” dedi. İnsanın, kendisinin izini kaybedecek kadar kendisine olan bu denli mesafesi esasında uzaklığın da bir tarifiydi. İnsanın nereye giderse gitsin yanında taşıdığı o sıkıntı, suçluluk duygusu. Bazı konulara ilişkin kendisine ömür boyu söz hakkını kaybettirten o ayıp etmişlik. Yaptığı her işin bitiminde, içini kemiren, bir şeyleri yarım yamalak yaptığına dair inançsızlık. Baktığı bütün aynaların üzerinde bıraktığı parmak lekesi gibi bir mahcubiyet.

Bu adam ne yaşadı bilmiyorum ama bir ıstırabın farkına varmış olsa gerek. Asla “mazoşist ya da depresif olmalıyız” demek gibi bir çapsızlığa girmiyorum ama insanoğlu şahit olduğu veya bizzat kendi elinden çıkan, sattığı adamın, söylediği yalanın, çaldığı her şeyin, yarıda bıraktığı yolun ve yoldaşın, bastığı yamukluğun, kokladığı puştluğun, görüp de kafasını eğerek geçtiği her şeyin ve herkesin ıstırabını, rahatsızlığını ömür boyu taşısaydı eğer, bütün yaptıklarının ve sustuklarının bir nebze olsun kefaretini biriktirmiş olurdu fikrimce. O zaman aynada bir leke değil, bir yüz görürdü. Fakat o iş öyle olmuyor. Bütün her şeyin üzerinde “alışmışlık” dediğimiz şey gelip insanı sabitliyor. Alışmışlık, insanı, duvara asılı bir kalorifer peteği haline getiriyor. O peteği vadesi dolup da söktüğünüzde, ardında kocaman bir is lekesinden başka hiçbir şey kalmıyor.

Bu sefer hıçkırır gibi “tekrar kendime nasıl döneceğimi bilmiyorum” dedi.

“Alışırsın, kendimden biliyorum” dedim. İnsan, insanın haritasıdır çünkü. Bu daha ıstırap verici bir şey. Neyse, balinaları anlatan bir belgesel bulmak için kalkmam lazımdı. Kalktım.

Yayınlandı: 28 Temmuz 2017